top of page
  • Yazarın fotoğrafı: Ali Tanrısever
    Ali Tanrısever
  • 7 Eyl 2022
  • 6 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 17 Eyl 2022

“yaşamımız boyunca içimizde biriken sırlar zamanla sırtımızda koskoca bir yük oluyor, bu yükün altında eziliyor, hayatımızı karartıyoruz. oysa başka insanlara, hatta hiç tanımadığımız, bir daha görmeyeceğimizi düşündüğümüz insanlara bu sırlarımızı anlatmalı, sırlarımızla onları geçici bir süre de olsa üzmekten çekinmemeli, insanlardan, insanlıktan nefret edecek olmalarına aldırış etmemeli, gerekiyorsa onları derinden yaralamalı sonra da huzur içinde kaldığımız yerden hayatımıza devam etmeliydik.


anlatacağım olay 2009 yılının nisan ayında geçti. tam tarih isterseniz, 20 nisan 2009. olay mahalli; van gölü ekspresi. bu olayı düne kadar tamamen unutmuştum. bana yeniden hatırlatan ve onu yazmaya değer bir hikâye hâline getiren, internette dolanırken bir yabancı dergide gördüğüm fotoğraf ve altındaki haber oldu.

hikâyenin başına, yani 2009 yılına dönersek, istanbul-haydarpaşa’dan bindiğim trende yolculuğum yataklı vagonda başlamış, vagon elektrik sistemlerindeki arıza nedeniyle eskişehir’de trenden ayrılınca kuşetli vagonda devam etmişti. ve ister istemez vatandaştan tecrit edilmiş yataklı vagondaki hayatımdan, trenin doğal ahalisi arasına karışmıştım.

beni altı kişilik kompartımanlardan boş bir tanesi bulunamadığından tek bir yaşlı amcanın seyahat ettiği kompartımana yerleştirdiler. başında kilim desenli el örgüsü beresi, üzerinde eprimiş yine el örgüsü hırkası ile oturan kırlaşmış seyrek sakallı amca, güler yüzle selamladı beni. sırt çantamı üstteki rafa yerleştirip karşısına, pencere kenarına oturdum. hiç tanımadığım insanlar için iyi bir yol arkadaşı olamamışımdır. yolculuklarda hiç konuşkan değilimdir. çok konuşanı da sevmem. allah’tan amca pek konuşkan görünmüyordu. aradan geçen yarım saatte sırf sohbete başlamış olmak için “nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun” diye bile sormadı. pencere önündeki açılır kapanır metal rafın üzerinde duran deri kılıfın içinden çıkardığı sigara kağıdına buruşuk elleriyle mahir bir şeklide tütünü yerleştirip sardı, dilinin ucuyla ıslatıp yapıştırdığı mükemmel sigarasını iki parmağı arasına kıstırıp kompartımandan çıkmadan önce “tüttürür müsün bir tane de sen” diye sordu. “yok” dedim, kullanmadığımı söyleyip teşekkür ettim. cevap vermeden sürgülü kapıyı açıp çıktı ve arkasından tekrar sürdü, kapattı. koridorda açık pencere önünde sohbet eden iki jandarma erinin yanında sigarasını yaktı ve dışarı doğru üfürdü ilk dumanını. onu izlemeyi bırakıp sırtımı koridora verdim ve pencereden dışarı bakacak şekilde soğuk deri kanepeye boylu boyunca uzandım. pencereden ardı ardına geçen telefon direkleri ve bembeyaz bulutlar uykumu getirmeye, göz kapaklarımı zorlamaya başlamıştı.

ve sonunda trenin beşik gibi sarsıntısı ve tekerlerin ninni gibi gelen takırtıları arasında uyumuşum. uyandığımda amca cam kenarındaki yerinde oturuyordu ve adeta benimle etmekte olduğu derin bir sohbetin içindeydi. sanki ben uyurken sohbet ediyorduk. daha doğrusu o bana bir şey anlatıyordu ve ben dinliyordum. uykumda! benim uyandığımı görünce devam etti sohbetine. “efendim” dedim uyku sersemliği içinde. “duyamadım” diye yeniledim. “sırlarımız” dedi amca. “hayatımızın önemli olaylarını kendimize ait bir sır olarak saklıyor, buna karşılık önemsiz, saçma sapan, gülünç olaylarını ballandıra ballandıra, uzata uzata herkesle paylaşıyoruz.” diye devam etti.

neden bahsettiğini, bunu nereden çıkardığını, bu konuya nasıl geldiğimizi anlayamamanın verdiği şaşkınlık içinde evet dercesine başımı salladım, dediklerini tasdik ettim. o, devam etti. “yaşamımız boyunca içimizde biriken bu sırlar zamanla sırtımızda koskoca bir yük oluyor, bu yükün altında eziliyor, hayatımızı karartıyoruz. oysa başka insanlara, hatta hiç tanımadığımız, bir daha görmeyeceğimizi düşündüğümüz insanlara bu sırlarımızı anlatmalı, sırlarımızla onları geçici bir süre de olsa üzmekten çekinmemeli, insanlardan, insanlıktan nefret edecek olmalarına aldırış etmemeli, gerekiyorsa onları derinden yaralamalı sonra da huzur içinde kaldığımız yerden hayatımıza devam etmeliydik. hiçbir şey olmamış gibi. sırlarımızı bu insanlara açmaktan sakınmamalı, utanç duygusundan yoksun olmalıydık” dedi ve pencereden dışarı baktı.

düzgünce kurduğu cümleler, meramını anlatmadaki ustalığı ve kullandığı kelimeler karşısında şaşkına dönmüştüm. o anda konuşmakta olduğum amca uyumadan önce gördüğüm amca mıydı, yoksa ben rüyada mıydım ayırdına varamıyordum.


uykunun da verdiği sersemlik içinde bir cevap verip sohbeti anlamlandırmaya çalıştım ve “sırlarımızla hiç tanımadığımız insanların canını sıkmak iyi bir davranış şekli mi” diye sordum. amca soruma cevap veriyormuş gibi değil, monoloğuna devam ediyormuş gibi, “içindeki huzursuzluğu, huzuru yerinde görünen birine bulaştırabilme gücü, her huzursuz insanın elinde tuttuğu bir silahtır” dedi ve devam etti. “içinde ne varsa huzurlu insanın üzerine boşaltır, bir hayatı daha piç etmenin geçici rahatlığı ile baş başa kalırsın. kim bilir belki huzuru yerinde olan insanlar da bir şeylerin yanlış gittiğini, yaşamlarında yanlış bir şeylerin var olduğunu, kendisinin de diğerleri gibi huzursuz olması gerektiğini düşünüyor olabilir” diye sürdürdü konuşmasını. ben de cümlesinin devamını getirdim. “işte artık ona da huzursuz bir birey olarak aralarına katılma şansı verilmiştir. hoş gelmiştir huzursuzluk kardeşliğine!” dedim.

amca gülümseyerek “kapıyorsun işi” dedi. senden iyi bir “anlatıcı” olacak. “anlatıcı mı” dedim. evet dedi “anlatıcı.” olayı yavaş yavaş çözmeye başlamıştım. amcanın bana anlatıp rahatlayacağı, huzur bulacağı ve kendini bir yükten kurtaracağı bir sırrı vardı ve bunu bana anlatacaktı. hiç uzatmadan sordum.

“yani senin de bir sırrın var ve bunu bana anlatıp huzur bulacaksın, öyle mi” dedim. cevap vermeden devam etti. “olay bugün Pakistan toprakları içinde olan Kotal ordu karargâh alanında geçti” dedi. “O zamanlar bu yer ingiliz sömürgesi altındaki hindistan topraklarıydı. senin orada ne işin vardı dersen onu dedelerime sorman gerekirdi. 17 yaşlarımda bir gençtim o zamanlar. ingiliz ordu karargâhında ingilizce de bilen bir yerli olduğumdan getir götür işlerine bakan maaşlı bir eleman olarak çalışıyordum. ceymis adında bir ingiliz subayın emir eri gibi bir şeydim de aynı zamanda. bu ceymis bir gece ayakta duramayacak derecede sarhoş bir şekilde karargâha geldi. bağırmaları, çağırmaları, küfürleri ile tüm karargâhı ayağa kaldırmıştı. aslında tek bir şey söylüyor ve ardından küfrediyordu. ‘tutuklayın bu ağacı!” avluda 6-7 asker ceymis’i zor zapt ediyor, ağacı tutuklayın derken ne demek istediğini anlamıyorduk. sonra biraz sakinleşti ve avlunun ortasındaki tek ağacı işaret ederek ‘bu ağaç yalpalayarak üzerime doğru yürüdü ve beni tehdit etti’ dedi. bir ingiliz subayını tehdit edip üzerine yürüyen bu ağacın tutuklanması gerekmekteydi!


ancak ben, bir emir erinin söylemesi ve yapması gerekeni yapmamış, ağacı hemen tutuklamamış! bunun yerine, “efendim siz oldukça sarhoşsunuz, sizi odanıza götürelim ve yatıralım, yarın gereken neyse yaparız” demiştim. bunu duyan ceymis bana okkalı bir yumruk savurmuş, gözümün üzerine aldığım darbe ile acı içinde kıvranarak yere düşmüştüm. ben yerden zar zor kalkarken askerler ağacı tutukluyorlardı” dedi ve bir sigara daha sarmaya başladı. sigarasını sararken anlatmaya devam etti. “ağaç tutuklandı ve dört beş yerinden toprağa zincirlendi.” hazırladığı sigarayı dudaklarının arasına sıkıştırırken ayağa kalktı ve yukarıdaki raftan küçük çantasını indirdi. tren bu sırada büyük bir sarsıntıyla durdu. koridordan gelen seslerden bir istasyona geldiğimizi anlamıştım. amca, “benim yolculuğum buraya kadar delikanlı, burada iniyorum ben” dedi ve kompartımanın kapısını sürerek dışarı çıktı. ben de arkasından koridora çıktım ve “bu anlattığın başta söylediğin gibi dinleyenin canını sıkacak, anlatıcıyı da rahatlatacak bir sır değil ki, olsa olsa hoş, komik bir anı” dedim.



amca hiçbir şey söylemeden yürüdü ve trenin basamaklarından inerek bir peronu bile bulunmayan istasyonun çıplak, toprak zeminine ayak bastı. ben pencereden kafamı çıkararak ona bakakaldım. birden dönüp pencerenin önüne doğru yürüdü. etrafına şöyle bir bakındı ve bana doğru uzandı. ben de pencereden iyice aşağı doğru sarkarak ona yaklaşmaya çalıştım. amca fısıltı hâlinde bir sesle, “ceymis o gece iki çavuşunun da yardımıyla bana tecavüz etti” dedi. durdu, benim dehşetten donakalmış hâlimden memnun olmuşçasına gülümseyerek devam etti. “ve ben onu, yaklaşık üç ay boyunca yemeklerine azar azar kattığım bir zehirle öldürdüm. tecavüzü bilen en azından üç kişi vardı ama işte bunu, benden başka bilen tek kişi şimdi sensin” dedi.


ben ikinci şokumu yaşarken yüzüne yerleşen huzurlu bir insan ifadesi ile “bir anlatıcı’nın dikkat etmesi gereken en önemli husus şudur; sırrını anlattığı kişinin yanında, onun da kendisine bir sırrını anlatmasına fırsat verecek kadar kalmamak. bu bir alış veriş değildir. bu bir diyalog, bir anlatıcı-dinleyici ilişkisi de değildir. bu bir monologdur. anlatırsın ve gidersin. senin suratındaki bu ifade, anlatıcının ödülüdür” dedi ve dönerek yürümeye başladı.

trenin durduğu istasyon uçsuz bucaksız bir ovanın ortasındaki küçük bir istasyondu. tek bir salondan oluştuğu görünen istasyon binasından başka etrafta görünen tek bir yapı yoktu. çok uzaklarda dağın yamacına yaslanmış silüet hâlinde görünen minaresiz küçük köyden başka. indiği toprak zeminde istasyona doğru yürüdü, camlı kapısını itip içeri girdi ve kayboldu. van’a ulaşana kadar ve oradan geçtiğim iran’da sürdürdüğüm seyahat boyunca aklımdan çıkmayan bu olay beni o zamanlar çok etkilemişti.


işte başta 2009 yılında olan ve benim aklımdan çıkmış gitmiş dediğim bu olayı internette “tutuklu ağaç” başlığı altında görünce yeniden hatırladım. ve amcanın bir hikâyeyle başlayan ve bir sırla biten o gecesi büyük bir anlam kazandı. ve daha da inandırıcı bir hikâye hâline geldi. size de yazabileceğim ciddi bir hikaye. amcanın anlattığı bu hikâye ile haberdeki tarih karşılaştırıldığında amcanın yüz yaşın epey üzerinde olması gerektiği bir teferruat olarak durmakta. bu hikâyenin yazarının alışkın olduğu küçük bir teferruat!“



Şöyle diyordu fotoğrafın altındaki haberde; “Pakistan’da Landi Kotal ordu karargâh alanında, sanki kaçmasını önlemek için yere zincirlenmiş bir banyan ağacı vardır. Bu hikâye, alkol etkisi altındaki James Squid adındaki bir İngiliz subayın, meydandaki balyan ağacının yalpalayarak üzerine doğru yürüdüğünü ve kendisini tehdit ettiğini, bu ağacın tutuklamasını çavuşuna söylemesiyle başlar. Çavuş çaresiz ağacı tutuklar..! ve yere zincirlerle bağlar. Aradan geçen yüzyıldan fazla zamandır ağaç bugün hâlâ zincirli bir hâlde sembol olarak alanda durmaktadır. ve üzerindeki tabelada şu sözler okunmaktadır: “ben tutuklu değilim”

her düşsel öykünün gerçek olduğunu belirtmek moda oldu günümüzde, ama benimki gerçek” diyor borges, kum kitabı öyküsünde. benimki de öyle...




  • Yazarın fotoğrafı: Ali Tanrısever
    Ali Tanrısever
  • 22 Şub 2022
  • 4 dakikada okunur

annem, doğrudan sokağa çıkılan kapısı ve tüm pencereleri ardına kadar açık evin sofasında dikiş dikiyordu. radyoda yurttan sesler kadınlar korosu türküler söylüyordu. her zaman uçuşarak sofanın ortasına kadar uzanan tül perdeler hiç kımıldamıyordu.


adam bir eliyle demiryolu köprüsünün korkuluğuna tutunmuş, aşağı bakıyor. benim çocukluk köprümün üzerinde diğer elindeki sigarasını ağır ağır ağzına götürüyor, derin bir nefes alıyor, verirken esen rüzgâr dumanı gerisin geriye, yüzüne doğru savuruyor. sigara dumanından yanan tek gözünü kapatan adam, açık kalan gözüyle bana bakıyor. gökyüzünde kocaman bir güneş var. sapsarı, kocaman, sıcak bir güneş. ortalığı sıcak bir sarıya bulamış, kocaman bir güneş.


köprünün altında, artık kullanılmayan ve kullanılmadığı için paslanmış demiryolunun rayları birbirine paralel uzayıp gidiyor. arada eksik traversler var. çürümüş, düşmüş, karanlık diş kovukları gibi zamanın acımasız iklimlerinde dağılmış, un ufak olup, doğaya geri dönmüş traversler. adam dumandan yaşaran gözünü açıp kapatırken, kıpırdatmadığı gözüyle bana bakıyor ve soruyor “aşağı inip alacak mısın o kutuyu?”


çocukluğum demiryolunun hemen kenarındaki iki katlı bir evde geçti. üst katta ev sahibimiz hacı amca otururdu. alt katta biz. demiryolu, evin zemininden, yani sokağımızdan yirmi metre aşağıda ufak bir vadide akıp gidiyordu. demiryolunun üzerinden geçen köprü bizim sokağımızı karşı sokağa bağlıyordu. bir yaya köprüsüydü benim çocukluk köprüm. ancak sağına ve soluna süt güğümleri bağlı yorgun, kalça kemikleri fırlamış, yaşlı beygirin geçebildiği bir yaya köprüsü.


annem, doğrudan sokağa çıkılan kapısı ve tüm pencereleri ardına kadar açık evin sofasında dikiş dikiyordu. radyoda yurttan sesler kadınlar korosu türküler söylüyordu. her zaman uçuşarak sofanın ortasına kadar uzanan tül perdeler hiç kımıldamıyordu.


biz, mahallenin çocukları köprünün kenarından raylara doğru inen dik yamaçta, çalılar arasında takılıp kalmış sigara paketlerini topluyorduk. ne kadar çok karton sigara kutusu ve kağıt sigara paketi vardı. her yerden uçarak, savrularak, rüzgârlara kapılarak gelen paketler, kutular demiryoluna inen bu dik yamaçlardaki çalıların dallarına asılarak son nefeslerini verirlerdi. içindeki sigaralar vasıtasıyla nefeslerini dumanlarıyla boğdukları insanların bedduaları da bu olsa gerekti.


envai çeşit sigara kutusu. bu kutuları dikkatle keser, en üstteki kapağı iskambil kağıtları gibi deste deste biriktirirdik. en az bulunan sigara kutuları en değerli olanlardı.


ben çok zayıf, çelimsiz, korkak bir çocuktum. bir de gözlüklü.. tel çerçeveli. çok aşağılara inemezdim o yamaçtan. ama hep en değerli sigara kutuları neredeyse raylara iki üç metre kala çalılara takılmış olurdu. tren penceresinden fırlatılan kutulardı onlar. oraya inen cesur ve gözü kara olan arkadaşlarım hep çok az bulunan ve bu yüzden en değerli kutu kapaklarına sahip olurdu. sipahi sigara kapağı bu nedenle en nadide parçaydı. elinde yüzlerce kutu kapağı olanda bile sadece bir tane sipahi kutusu olabilirdi. ya da hiç olmayabilirdi. sanırım en pahalı sigara oydu. o zamanlar benim gözümde zengin adam demek sipahi sigarası içen adam demekti. hiç görmemiştim ben sipahi sigarası içen adam. çok zengin bir adam da görmemiştim hiç. trende yolculuk eden zengin adamlardı onlar. yataklı vagonda seyahat ederlerdi. bembeyaz yastıklar, bembeyaz çarşaflar serilen, iki kişilik kompartımanlı yataklı vagonlarda. siyah takım elbiseli, beyaz gömlekli, siyah kravatlı garsonların hizmet ettiği yemek vagonunda ızgara etlerini yer, rakılarını içerken sipahi sigarası tüttürürdü sipahi sigarası içen zengin adamlar. sonra boş kutularını pencereden dışarı savururlardı.





onlar bembeyaz keten örtülü masalarda yemek yerken annem evin sofasında dikiş dikiyordu. radyoda yurttan sesler kadınlar korosu türküler söylüyordu. tül perdeler hiç kımıldamıyordu.


dumandan yaşaran gözünü kapatmış, kapatmadığı gözüyle bana bakıp “aşağı inip alacak mısın o kutuyu.?” diye soran adama baktım. dik dik baktım. ben yaşlarda, uzun boylu, yakışıklı bir adamdı. muntazam bir burnu, geniş bir alnı, kırlaşmış saçları, kirli bir sakalı vardı. kendinden emin, hatta biraz kendini beğenmiş bir havası olan adam, boş bir adama benzemiyordu.


“ben nasıl ineyim oraya bu yaşta” dedim. duymadı adam dediğimi.

sesim çıktığınca bağırarak tekrar söyledim.


“ben nasıl ineyim oraya bu yaşta?”


köprüde yalnız değildik. çevremizden insanlar geçiyor, dönüp bana bakıyorlardı. “niye bağırıyor ki bu adam şimdi” diye.


adam bu sefer duymuştu dediğimi. “sen çocukken de inemezdin aşağı!”


karşıdan simsiyah dumanlarını göğe savurarak bir kara tren geldi. tam köprünün altından geçerken dumanların içinde kaldık biz.


gökyüzündeki kocaman güneşi, sapsarı, kocaman, sıcak güneşi yuttu simsiyah duman. kapkara bir bulutun içindeyiz. kara tren geçip gittikten sonra uzun süre o kapkara bulutun içinde kaldık. adamı göremiyorum. o tren hiç kullanılmayan bu demiryolundan nasıl geçip gitti. hayalet tren gibi. bunu düşünüyorum. kara tren mi kaldı bu zamanda?


“aşağı inip alacak mısın o kutuyu, gözlük!” diyor gülerek.

“benim kutularım var!” diyorum. “bir sürü! hiç kimsede olmayan kutular bile var!” ben de gülüyorum ona inat. zorla gülüyorum.

“ benim kutularım var. bir sürü!”

adam aşağıdaki kutuyu gösteriyor. “sipahi var mı, sipahi?”

“yok!” diye bağırıyorum avazım çıktığı kadar.

“sipahi yok. sadece sipahi yok. diğer bütün sigara kutularının kapağı var!” diye bağırıyorum. adam susuyor.


dumanın dağılmasını bekliyorum. duman dağılıyor ama karanlık dağılmıyor. “akşam olmuş” diyorum. “annem merak eder.”


köprünün üzerinden düşünceli düşünceli işinden dönen adamlar bana bakıyorlar. annem evin sofasında dikiş dikiyor. yurttan sesler kadınlar korosu türkülerini bitirmiş. ajans vakti şimdi. adnan menderes’in yassıada duruşmalarından haberler veriyor spiker. tül perdesi hafiften kımıldıyor.


açık sokak kapısının eşiğinde duruyorum. annem iğnesini kumaşa saplayıp bana bakıyor. iğneyi benim başıma saplamış gibi karıncalanıyor başım. binlerce iğne batırmış gibi.


anneme “ben oraya nasıl inerim bu yaşta?” diyorum.

“anlattım adama. bir sürü kutum var ama sipahi yok” dedim.





“tek koluyla demiryolu köprüsünün korkuluklarına yaslanmış adama ben oraya nasıl inerim bu yaşta diye bağırdım. korkuluklara dayanmış öylece bakıp güldü bana.”


annem ayağa kalkıyor ellerimi tutuyor... iki elimi birden tutuyor annem, iki eliyle. sonra ayağına terliklerini geçiriyor, benim tek elimden tutarak sokağa çıkıyor, beni köprüye götürüyor. anneme bakıyorum yolda. gencecik. otuz yaşında ya var ya yok. simsiyah saçları. ben altmış yaşındayım. kırlaşmış saçlarım. köprünün üzerine geliyoruz..

kimseler yok köprünün üzerinde.

bir çocuk var sadece. zayıf, çelimsiz, ürkek bir çocuk.

bir de gözlüğü var. tel çerçeveli.

annem “yok burada adam falan” diyor.


çocuk bana bakıyor. amca “aşağı inip alır mısın o kutuyu? ben inemem oraya...” diyor zayıf, çelimsiz, ürkek, tel çerçeveli gözlüğü olan çocuk.

“ben nasıl ineyim oraya bu yaşta diyorum” çocuğa.

çocuk bana bakıyor, ağlamaklı.

“ama bir tek o sipahi kutusu yoktu bende...”


annem elimden çekiyor beni “görüyorsun burada ikimizden başka kimse yok.!”

dönüp eve geliyoruz. annem sofrayı hazırlıyor. babam yatak odasında namaz kılıyor. radyoda yassıada duruşmaları bitmiş. radyo tiyatrosu başlayacak birazdan. tül perde uçuşarak sofanın ortasında dalgalanıyor.


ali tanrısever | kadıköy


Bodrum Dergi Web Sitesi © Yabancı Ses Prodüksiyon tarafından hazırlanmıştır.

bottom of page