top of page
  • Yazarın fotoğrafı: Mustafa Küçük
    Mustafa Küçük
  • 15 Ara 2023
  • 4 dakikada okunur
Gerçek hayat hikâyelerinin izini sürerek romanlarının çatısını kuran; İncir Kuşları, Piruze, Aşk Başka Evde gibi ses getiren romanların yazarı Sinan Akyüz, hayattaki en önemli başarının insan kalabilmek olduğunu belirterek, “Ama öyle zalim insanlardan biri olarak değil, merhamet sahibi insanlardan biri olarak kalabilmek. Galiba bu hayatta yazılması en zor olan hikâyenin adıdır merhamet!” dedi. ‘Ben, Amir / Savaşın Unutulan Çocuğu” Bosna’daki soykırımı anlatan üçlemenin son kitabıyla raflardaki yerini alan Sinan Akyüz, Bodrum Dergi’nin konuğu.

Sinan Akyüz | Yazar
Sinan Akyüz | Yazar

Biraz kendinizden bahseder misiniz, Sinan Akyüz kimdir?

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunuyum. Aynı zamanda eski bir gazeteci ve fotoğrafçıyım. Uzun yıllar çeşitli gazete ve dergilerde çalıştıktan sonra gazetecilik mesleğini bırakıp emekliye ayrıldım.


Peki yazmaya olan ilginiz ne zaman başladı? Sizi yazmaya yönlendiren, esinlendiğiniz isimler oldu mu?

Doğrusu gazetecilik yaptığım dönemde başladı. Yaptığım haberlerden ve yazdığım köşe yazılarından zevk almamaya başlamıştım. Çünkü o günlerde bir şeyi fark ettim. O da şuydu: ‘Yaptığım her haber ve yazdığım her köşe yazısı suyuna tirit yazılardı!’ Yani, bu yazılar ölümsüz değildi. Bugün vardı ama yarın yoktu. Mesleki çıkmaza girdiğim o dönemde baş ucumda duran kitaba birden gözüm takıldı. Kitabın kapağında ‘William Shakespeare, Romeo ve Juliet’ yazıyordu. Galiba o an bir aydınlanma yaşadım ve şunu fark ettim: Aslında Shakespeare’i ölümsüz kılan şey yarattığı bu güçlü karakterlerdi. Romeo ve Juliet. O gün anladım ki Shakespeare ölümsüz biriydi ve bu ölümsüzlüğün kapısını da Romeo ve Juliet’le aralamıştı. Ben o gün bu gerçeği fark eder etmez suyuna tirit yazılar yazmayı bıraktım ve böylece kalıcı eserler üretmeye başladım.


Çoğu sanat dalında olduğu gibi yazarlar için de motivasyon önemli bir nokta. Çalışırken sizi motive eden şeyler nelerdir?

Bu soruya iki kelimeyle cevap verebilirim: Disiplin ve sabır! Bir roman yazarının motivasyonunu bence bu iki şey sağlıyor. Disiplin çünkü roman yazmak maraton koşmaya benzer. Ancak o disiplin içinde zamanı verimli kullanabiliyorsunuz. Sabır çünkü roman yazmak çok sabır gerektiren son derece sıkıcı bir iştir. Bir de şunu belirtmek isterim ki ben bazı yazarların aksine ilhama inanan biri değilim. İlham dediğiniz şey ya şarkı sözü yazarları ya da şairler için geçerli olabilir ancak. Altı yüz sayfa roman yazan bir yazarın herhâlde ilhamdan daha başka şeylere ihtiyacı var.

Ben, Amir / Savaşın Unutulan Çocuğu
Ben, Amir / Savaşın Unutulan Çocuğu

Ben, Amir / Savaşın Unutulan Çocuğu, Bosna’daki soykırımı anlatan üçlemenin son kitabı. Ben, Amir’in hikâyesi okuyucuya ne vadediyor ve sizi bu üçlemeyi yazmaya yönelten şey neydi?

Bosna üçlemesinin ilk kitabı İncir Kuşları, ikincisi de Meyra’ydı. Ve şimdi üçlemenin son kitabı olan Ben, Amir’i okurlarıyla buluşturuyoruz. Böylece Bosna hikâyesi her yönüyle tamamlanmış oluyor. İlk iki kitap Bosna’da yaşanan savaşı gözler önüne seriyordu. Üçlemenin son romanı Ben, Amir ise savaşı değil, aksine savaşın yarattığı ve geride bıraktığı enkazı anlatıyor. Son kitap aslında Bosna Savaşı’nın izlerinin bir insanda nasıl can bulduğu hâli diyebiliriz. Sırplar savaş zamanı o kadar kötülük yaptılar ki kadınlara ve çocuklara… İşte Ben, Amir o kötülüğün can bulmuş hâli. Sorunuzun diğer kısmına gelirsek… Bosna üçlemesini yazdım çünkü birilerinin çıkıp o dönemde yaşanan iğrençlikleri bütün çıplaklığıyla anlatması gerekiyordu. Tabii vicdan ve merhamet sahibi birilerinin.


Yaptığınız araştırmalarda sizi en çok şaşırtan şey ne oldu?

İnsanların nasıl acımasız olabildiklerini görmek beni hem çok şaşırttı hem de çok üzdü. O gün anladım ki meğerse hayvanlar bu insanlardan daha merhametliymiş. Beni şaşırtan diğer bir şey de meğerse savaşların asıl kurbanı kadınlar ve çocuklarmış. Erkekler şanslı çünkü bir kurşunla hayatları son bulabiliyor. Peki ya savaş zamanında tecavüze uğrayan kadınlara ne demeli?


Sinan Akyüz | Yazar
Sinan Akyüz | Yazar

Bilgisayarın başında değilken, zihninizi üzerinde çalıştığınız projeden uzakta tutabiliyor musunuz?

Asla hayır. Nedeni ise yeni bir hikâyeye başladığım zaman tek başıma eve kapanırım ve hikâye bittiğinde o evden dışarı çıkarım. Tabii bu aylar süren bir tren yolculuğu gibi benim için.


Ülkemizde yazar olarak yaşamanın zorlukları nelerdir?

Bu soruya iki şekilde cevap verebilirim. Birincisi, maddi zorluklar! İkincisi de manevi zorluklar! Türkiye’de ne yazık ki yazarların ikinci bir işi olmalı. Hem de gelir getiren iyi bir işi. Kitap yazıp da zengin olan insan sayısı çok azdır ülkemizde. Bu, işin maddi tarafı. Bir de manevi tarafı var. Bence yazarlar ülkemizde hak ettiği değeri görmüyor. Sosyal medya fenomenleri daha kıymetli gibi bu ülkede. Onlara gösterilen ilginin onda biri yazarlara gösterilmiyor.

Sinan Akyüz | Yazar
Sinan Akyüz | Yazar

Diğer yazarlarla arkadaşlık etmenin entelektüel açıdan canlandırıcı bir etkisi olduğu söylenir. Bunun bir yazar için önemli olduğunu düşünüyor musunuz?

Elbette. Bir kere ortaya çok keyifli sohbetler çıkıyor bir araya geldiğimizde. Bir tarih yazarından geçmişi dinlemek, bir şairin ağzından mısraları duymak muhteşem bir duygu. Ayrıca işin şöyle bir güzelliği de var, besleniyor yazar bu sohbetlerde!


Sinan Akyüz’ün bir yanı yazar diğer yanı ise eş, baba, evlat ve kardeş… Bunların hepsine birden nasıl yetişiyorsunuz? Hayatı ıskaladığınızla ilgili zaman zaman kendinizi sorguluyor musunuz?

Bu hayatta ‘keşke’leri az olan bir insanım. Çünkü hayatı olduğu gibi kabullenmiş biriyim. Aslında mükemmel biri olmaya çalıştığınızda ıskalıyorsunuz hayatı ve kendiniz dâhil hiç kimseyi mutlu edemiyorsunuz. Ben mutlu eden değil, mutlu olmaya çalışan biriyim. Böyle olunca da etrafınızdaki herkes mutlu oluyor. Çünkü sizin yüzünüz gülüyor.


Bir evcil hayvanınız var mı? Varsa onunla ilişkiniz nasıl?

Geçen yıla kadar evimizde ‘guinea pig’lerimiz vardı. Ve bütün ev halkı onlarla duygusal bir bağ kurmuştu. Sonra tek tek ölmeye başladılar. O süreç hepimizi çok etkiledi ve üzdü. İnanın günlerce ağladığımızı biliyorum. Sonra evde hayvan beslememeye karar verdik. Çünkü başlarına bir şey geldiğinde insan üzüntüden perişan oluyor. En çok da çocuklar.

Yazmak dışında zamanınızı nasıl geçirmeyi seviyorsunuz?

Yazmak mesleğim, okumak ve gezmek hobim. Bol bol okurum, gezerim. Ayrıca müzikle uğraşıyorum. On yıldır klarnet eğitimi alıyorum ve deyim yerindeyse artık öttürüyorum.


Hayat felsefeniz nedir? Hayatla eğlenen bir yapınız mı var yoksa ciddiye mi alırsınız?

Gençken ciddiye alıyordum ama şimdi eğleniyorum. Çünkü uzun bir süre önce şöyle bir gerçeğin farkına vardım: Artık hiçbir arkadaşıma ‘Allah sana bol kazanç versin’ demediğimi fark ettim. Peki bunun yerine ne mi diyorum? Şunu: ‘Allah sana sağlık versin!’ Şimdilerde böyle dememim nedeni de çevremdeki dostlarımın hastalık ve ölüm haberlerini alıyor olmamdan kaynaklanıyor. Yaş elliyi geçince hayat felsefem şöyle şekillendi: Az ye, çok gez, sağlıklı yaşamaya bak!


Küresel ısınmayla birlikte doğa, doğal hayat ve dolayısıyla dünyanın geleceği oldukça risk altında. Sizin bu konuyla ilgili düşünceleriniz neler?

Bu hayatta bildiğim bir şey var ki insanoğlu zalim ve yıkıcı! Doğa da işte insanoğlunun bu zalimliğini kaldıramıyor artık. Bunca yıl bu zalimliğe göğüs gerdi ama o da ‘yeter artık, ne hâliniz varsa görün,’ dedi. Ama insanoğlu bu… Doğaya karşı gözleri kör, kulakları sağır! Hâlâ görmezden ve duymazdan geliyor. Bakalım bu durum nereye kadar sürecek böyle?


Sizin için hayattaki en önemli başarı nedir?

İnsan kalabilmek! Ama öyle zalim insanlardan biri olarak değil, merhamet sahibi insanlardan biri olarak kalabilmek. Galiba bu hayatta yazılması en zor olan hikâyenin adıdır merhamet!


  • Yazarın fotoğrafı: BODRUMDergi
    BODRUMDergi
  • 17 Eyl 2023
  • 4 dakikada okunur
Ece Yazıcı; yazarlık atölyesinde dağıtılan siyah-beyaz bir fotoğraftan yola çıkarak Rus Boris ile Ukraynalı Elena’nın aşk hikâyesini kaleme aldı. Kendisiyle hem yazarlık serüvenini hem de yeni çıkan “1 Numaralı Peron” isimli kitabının detaylarını konuştuk.



Yazarlığa nasıl yöneldiniz?

1977 yılında Tekirdağ’da doğdum. Yaşamımın çok büyük bir kısmını İstanbul’da geçirdim. 1998 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden mezun olduğumda tek hayalim şirket birleşmeleri ve satın almaları konusunda uzmanlaşmaktı. Dönemin konjonktürü itibarıyla bankacılık sınavlarına girmeye başladım. Sektöre ilk adımları böylece attım. İstanbul Ticaret Üniversitesi Uluslararası Bankacılık ve Finans yüksek lisansından dönem birincisi ve onur derecesi ile mezun oldum. Zamanla, iş haricinde, dışarıda da başka bir hayat hatta başka bir dünya olduğunu fark etmeye başladım. Yıllar geçiyordu ama ben yapmayı sevdiğim şeylere zaman ayıramıyordum. Bu nedenle iş ve okul arasında gidip gelmekten zaman bulamadığım, içimde ukte kalan şeylere yönelmeye başladım. Dolayısıyla hobilerimle sadece boş zamanlarımda ilgilenmek yerine, onlara daha fazla zaman ve fırsat yaratacak şekilde yaşamımı dizayn ettim. Koltuklarımın altında birden fazla karpuz taşısam da hiçbir zaman yorulmadım aksine varlıkları enerjimi hep yukarı taşıdı.



Yazma sürecinizi anlatabilir misiniz?

Kendimi analiz ettiğimde, benim için var olan esas şeyin yazmak olduğunu gördüm. Yazmayı her zaman sevdim. Geriye dönüp baktığımda, yazı denemelerimi ufak ufak biriktirmişim. Bu denemeleri geliştirmek, mevcut önceliklerim arasında üst sıralarda olmamıştı, pandemiye kadar… Kimsenin ne ile karşı karşıya olduğunu kestiremediği, kendisinin ve sevdiklerinin sağlığından endişe ettiği ve artık tüm dünyanın hayatın anlamını sorguladığı o karanlık günlerde hemen herkesin farklı alanlarda deneyimlediği online aktiviteler benim de can simidim oldu. Gazeteci-yazar Bahar Akıncı’nın online yaratıcı yazarlık atölyesi dersleri verdiğini görünce hemen kaydoldum. Amacım geçmişte yazdığım küçük denemeleri anlamlı biçimde birleştireceğim bir teknik öğrenmekti. Bahar Hanım ödev olarak, göndereceği fotoğrafa bakıp üç sayfayı geçmeyecek bir hikâye yazmamızı istedi. 23 Nisan 2020 tarihinde başladığım ilk andan, bitirinceye kadar büyük bir zevkle yazmaya devam ettim. Öyle ki gözlerimde canlandırdıklarıma kendim bile heyecanlandım. Saatlerin birbirini nasıl kovaladığını anlamadan, dört gün sonra dört bölüm olarak teslim ettim. Sonucu merakla beklediğimi dün gibi hatırlıyorum. Devamı ve geldiğim nokta ise hep söylediğim gibi evrenin bana bir sürprizi, hatta hediyesi.


Boris ve Elena’nın aşk hikâyesinden nasıl esinlendiniz?

Her şey o siyah-beyaz fotoğraf ile başladı. Fotoğrafa baktığımda gördüğüm ilk şey bakışlardı. Bakışların söylediklerinden etkilendim. Birinin gözleri şüphe ile karışmış endişeyi ve tedirginliği yansıtırken diğerinin gözlerinde ise kibir ve umursamazlık vardı. Bu bakışlar bana bir kaçış hikâyesini çağrıştırdı.


Kaçışa, yaşanmışlıklar üzerine ortaya çıkan olaylar da eşlik edecekti. Birbirine zıt karakterlere sahip iki insanın bir araya geldiği yerde aşkın olmaması kaçınılmazdı. Karakterlerin kim olması gerektiğini ve nerede tanıştıklarını bir dakika bile düşünmedim. İç sesimin bana kuvvetle söylediği şekilde; onlar en başta Elena ve Boris olacak ve hikâye kesinlikle 1910’lu yılların başında Rusya’da geçecekti. İki kişinin birbirine bakışları ve beden dili beni yazmaya iterken, fotoğraftaki diğer detaylar zaman ve mekân olgularını derinleştirdi. Böylece hikâyenin çapı büyüdü, olaylar heyecanla ilmek ilmek birbirine bağlanarak genişledi ve sonunda romana dönüştü. Gerisi tamamen hayal ve yaratıcılığın gücüne, kalemin hızının eşlik etmesi…


Kitabı yazarken nasıl bir çalışma yaptınız? Rusya ve Ukrayna tarihi ile ilgili bir araştırma yaptınız mı?

Ben hikâyeyi başından sonuna kadar aklımda ana hatlarıyla oluşturmuştum. Bir eser hâline getirmek tamamen ayrı bir çaba ve ciddi bir çalışma disiplini gerektirdi. Kaynak bulmak, araştırma yapmak, okumak, analiz etmek ve yazmak birbiri içine geçen ve birbirini tamamlayan aşamalar oldu. Hatta neredeyse aynı anda gelişti diyebilirim. Hikâye; Boris’in yaşamından kesitler ile başladığı için ilgili dönemdeki dünya gündemini, Rusya’nın tarihini ve sosyo kültürel yapısını anlamak ve anlatmak çok önemliydi.


Olaylar gelişirken Elena’nın Ukraynalı olarak yaratımı ise doğal bir akışın sonucu ortaya çıktı. Böylece Rusya tarihi içinde Ukrayna’yı da ele almak gerekti. Öğrencilik yıllarımda okuduğum Rus klasikleri dışında, Rusya ya da Ukrayna özel ilgi alanıma girmiyordu. Yazım aşamasında bir yandan kaynak ararken farklı şekillerde tesadüflerle hep Rusya hakkında belgesellerin, kitapların veya makalelerin karşıma çıkması sonucu doğal olarak ilgi alanı hâline geldi.


Sonraki kitap; aşk hikâyesinin devamı mı yoksa farklı bir hikâye mi olacak?

Serinin ilk romanı anlamlı bir noktada kesildiği için ikinci kitap devam niteliğinde olacak. Dönemin tarihi koşulları etrafında şekillenecek olan yaşamlara tanıklık edeceğiz. Aşkın sevgiye ve umuda bağlanışını kuvvetle hissedecek hatta izleyeceğiz. Aşk her zaman var olacak ama fırtınalara dayanabilecekler mi? Bazı konular su yüzüne çıkmayı bekliyor, çıkabilecek mi? Hep beraber göreceğiz.


Sizce bugün Rusya ve Ukrayna Savaşı’nda benzer aşk hikâyeleri yer alır mı?

Aslında bugün tanıklık ettiğimiz Rusya ve Ukrayna savaşına gelinceye kadar, dünya birçok savaş gördü. Nesillerin böyle üzücü tecrübeler yaşaması ve ders almaması maalesef çok acı. Kitapta da değindiğim gibi savaşlar aslında haritalar üzerinde hesap yapılmasına ve sınırların değiştirilmesine karar verilmeden önce siyasi ve ekonomik gerekçeler ile başlıyor. Savaş fiili olarak başladığında da insanlar sevdiklerinden göçler ya da kayıplar sonucu ayrılmak zorunda kalıyor. Aşk bu büyük resmin içinde solan, yaprakları kuruyup paramparça olan bir çiçek gibi. Bir daha gözünüz kadar sakınamayacak, elinize alıp sevemeyecek ve kokusunu içinize çekemeyeceksiniz. Aşkı ayıran sadece savaşlar ya da sınırlar değil aynı ülkede yaşamasına rağmen birleşmeyi başaramayan karakterler de aşkta kalamıyor. Her ne zorluk olursa olsun ayrı düşenlerin bir gün buluşacaklarına eminim, yeter ki sahip oldukları aşkın değerini bilip hakkını verecek cesarette olsunlar.


Bu aşk hikâyesi üzerinden okuyucuya vermek istediğiniz asıl mesaj nedir?

Benim vurgulamak istediğim, koşullar değiştiğinde nasıl hareket ettiğimiz. Koşulları kendi isteğimizle değiştirebilir, cesaret gösterip alışkanlıklarımızdan, konfor alanlarımızdan çıkabiliriz.


Koşullar bizim dışımızda değişebilir ve bunlara bir şekilde uyum sağlamaya çalışır hatta belki mücadele etmek zorunda kalırız. Başlangıç noktası ne olursa olsun, bu bir değişimdir. Değişimi görmek, kabullenmek ve ilerlemek başından sonuna bir yolculuktur. Bu yolculuğun içinde aşk da vardır, birleşmek de ayrılmak da. 1 Numaralı Peron’dan kalkan tren gibi hayatımızın her durağında birileri biner, birileri de zamanı geldiğinde sessiz sedasız gider. Dışarıdan bir gözle bakmayı başarabilirsek, her şeyin bir sebebi olduğunu ve bu sebeplerin de kendimizi yeniden yapılandırma imkânı verdiğini fark edebiliriz. Unutmayalım ki ne tanıştığımız insanlar ne de karşılaştığımız olaylar ve bulunduğumuz ortamların hiçbiri tesadüf değil.


Kitabı en çok kimlerin okumasını istersiniz?

Yaş aralığı, meslek gibi parametrelere bağlı olmadan geniş bir yelpazeye ulaştığını görmek beni mutlu ediyor. Ulaşabildiği kadar çok kişiye ulaşmasını isterim. Bugüne dek okuyucularımdan gelen geri bildirimlerden herkesin kendi yaşamına, yaşama olan bakış açısına göre bir filtrelemeden geçirdiğini gördüm. Kimi karakterler arasındaki ilişkilerin, kimi bugüne dek Moskova ve Petersburg’u hiç görmemiş olmama rağmen akıcı anlatımımın, kimi de zaman zaman yükselen tansiyon ve entrikaların etkisi altında kaldılar. Okuyanların yoğun duygusal bağ kurdukları bir kitap oldu. Yeni bir hayata zorluklarla başlamanın anlamını vurguladığı için, bir itici güce ihtiyaç duyanların, ilham arayanların öne çıkacağını düşünüyorum. Her ne kadar içeriği itibarıyla bir soğuk iklim kitabı gibi gözükse de anlattıkları, zamandan ve mekândan bağımsız hâle getirdi.

Gerçek bir olayı ele alarak bunu hayal mahsulü, fantastik bir öyküye dönüştüren tarzıyla tanınan yazar Ali Tanrısever, araştırma yaparken okuduğu bir dipnottan yola çıkarak 200 sayfalık Matmazel Marika’nın hikâyesini yazdı. Yazar bu ilk romanında; kurgu ile gerçeği harmanlayarak İstanbul’un binlerce yıllık karanlık dehlizlerinin sır perdesini aralıyor.



Ali Tanrısever kimdir, bize kendinizden bahseder misiniz?

8 Mart 1958’de Kadıköy, Yeldeğirmeni’nde doğdum. Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nin ilk mezunlarındanım. Gerçek olaylardan yola çıkarak kurgulanmış gerçeküstü öyküler yazmayı seviyorum. Öykülerim ve denemelerim birçok dergide yayımlandı ve yayımlanmaya devam ediyor. Resim ve fotoğraf sanatıyla da ilgileniyorum. Dünyaca ünlü cerrahımız Prof. Dr. Münci Kalayoğlu’nun hayatını anlatan “Hatırda Kalanlar” adlı biyografiyi yayına hazırladıktan sonra ilk romanımın yazımına başladım. “Matmazel Marika” artık okuru ile baş başa.



Sizin genellikle; gerçek bir olayı ele alarak bunu hayal mahsulü, fantastik bir öyküye çevirdiğinizi biliyoruz. Bu hikâyedeki çıkış noktanızı oluşturan gerçek hikâye nasıl ortaya çıktı ya da böyle bir gerçek olay var mı?

Evet, romandaki ilginç hikayenin çıkış noktası bu kez bir dipnotta gizliydi. Yine uzunca bir öykü için araştırma yaparken karıştırdığım İlbeyi Özer’e ait "Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Yaşam ve Moda" kitabında okuduğum bir dipnot iki yüz sayfalık bir roman yazdırdı bana.


Ne yazıyordu o dipnotta?

Beyoğlu gazinolarında garsonluk yapan Marika isimli Rum kızını tebdili kıyafetle kaçırıp Sarayburnu açıklarında bulunan Fransız gemisine getiren sonrasında ise katleden Başçavuş Varnez ve arkadaşının polis tarafından tutuklanması ve Pangaltı Tevkifhanesi’ne sevk edildiğine dair Polis Müdürlüğü’nden Dahiliye Nezareti’ne gönderilen yazı. (Dos.54 Nr.40 Tar. 15/22.6.1921)


Bu dip notu okudunuz, “Bundan iyi bir hikaye çıkar” dediniz ve bu roman ortaya çıktı öyle mi?

Evet, tam olarak öyle oldu. Tabii yazacağım bir romanda yer almasını istediğim tarihi olaylar ve kişiler uzun zamandır, “Bizi ne zaman yazacaksın” diye zihnimi meşgul ediyordu. Bu dipnot beni etkiledi ve içerdiği gerçek hikâyeyi temel alarak fantastik bir roman yazmaya karar verdim. Böylece kurgu ile gerçeği harmanlayarak sıkmadan okunacak bir eser ortaya çıktı.


Matmazel Marika gerçekte kim, hayatınıza dokunmuş bir kişilik mi?

Ben Kadıköy Yeldeğirmeni’nde iki katlı, küçücük ahşap bir Rum evinde doğdum. Matmazel Marika’nın evinde. Üst katımızdaki iki oda, sıfır salonda otururdu Marika. Bizim birinci kattaki bir oda, sıfır salon evimizin içinden çıkılan ikinci katta. Matmazel Marika, unvanından da anlaşılacağı üzere hiç evlenmemiş, yalnız yaşayan bir kadındı. Yedi yaşıma kadar bana dadılık yapmıştır bir nevi. Annem yirmi yaşında bir genç kızmış ben doğduğumda.  Çok iyi hatırlıyorum, baştan aşağı simsiyah giyinirdi Matmazel Marika. Siyah kısa topuklu rugan ayakkabılar, siyah naylon çorap, siyah ceket, siyah şapka, şapkadan aşağı sarkan ve yüzünü kapatan siyah tül ve siyah eldivenler.


Bambaşka bir kişilik olarak okuyoruz Matmazel’i romanda. Sanki Matmazel’i olmasını arzu ettiğiniz bir karaktere sokmuşsunuz doğru mu?

Evet. Güçlü, tuttuğunu koparan, akıllı, güzel bir kadın olarak kurguladım. İş hayatının içinde olsaydı muhtemelen böyle biri olurdu Matmazel Marika.


Bu roman okuruna ne vadediyor?

Bu romanı yazarken amacım, okuyuculara keyifli ve eğlenceli bir okuma deneyimi sunmaktı. Romanımı, hafif bir dille yazarak sıkmadan, merak uyandıran bir öykü sunmayı hedefledim. Polisiye, aşk, gizem ve popüler tarih unsurlarını bir araya getirerek okurun bir solukta bitirebileceği, keyifli bir roman oluşturmaya çalıştım. Eğer okuyucularımız, romanı keyifle, bir çırpıda okudum derlerse amacıma ulaşmış olacağım.


ÖZET


Hani bazı anlar vardır, insanın hayatını sonsuza kadar değiştiren. Mantıklı bir açıklama bulunamaz, anlatsan bile kimseler inanmaz.


Sana tüm kalbiyle inanan kişinin dahi, “Bunlar sadece filmlerde olur, gerçek hayatta böyle şeyler olmaz ki” diyeceği şeyler..


Tüm yaşadıkların, hayatının tamamı seni bu ana hazırlamak için planlanmış gibidir. Doğduğun andaki yıldızların açıları mı, kader mi, yazgı mı? Ne olduğunu bilemezsin. Kendini tanıyamaz, olanları ifade edemezsin ama yine de bu anın içindesindir işte...


Tüm bu olanları yaşamışsındır. O anda, geri kalan yaşamının eskisi gibi olmayacağını hissedersin...


İşte bu kitapta okuyacaklarınız, o anın ve sonrasının hikâyesidir…

Bodrum Dergi Web Sitesi © Yabancı Ses Prodüksiyon tarafından hazırlanmıştır.

bottom of page