top of page
  • Yazarın fotoğrafı: Seda Küçük
    Seda Küçük
  • 5 Eyl 2024
  • 6 dakikada okunur
Son zamanlarda kitaplardan, dizilerden, filmlerden ve bazen de sosyal medyadan aşina olmaya başladığımız bir kavramın kuvvetli adımlarının sesini gitgide artan bir şekilde duymaya başlar olduk. Aile dizimi... Yaklaşık 15 yıldır kişisel gelişim konularında çalışmalar yürüten Aile Dizimi Uzman Uygulayıcı ve Danışmanı Eshwari Ayşe Tuğba Dedeoğlu ile aile dizimini konuştuk. İşte uzmanından çok merak edilen aile dizimi hakkındaki bilinmesi gerekenler.


Tuğba Hanım nedir bu aile dizimi?

Asıl adı sistem dizimi olan bu çalışma, sesini daha çok aile dizimi çalışmaları olarak duyurdu. Yani bu şu demektir ki içinde bir sistem bulunan her yapıya dizim açılabilir; iş, aile ve ilişki gibi. Bizler birey olarak her zaman birtakım ilişkilerin içindeyiz ve bu ilişkiler hiçbir zaman sadece iki kişiyle sınırlı kalmaz. Aile, iş ya da arkadaş ortamlarımızda kurduğumuz ilişkilerimiz her daim çok daha kapsamlı bir bağ örüntüsüne sahip. Aile dizimi de aslında en basit hâliyle, bu bağ alanımızda yaşanmış olaylar ve sonuçları arasındaki ilişkileri nesnel olarak inceleyen, gözümüzle göremediğimiz ama farkındalıksız bir şekilde etkisini hayatımızda hissettiğimiz şeyleri görünür kılan bir yöntem.


Eshwari Ayşe Tuğba Dedeoğlu | Aile Dizimi Uzman Uygulayıcı ve Danışmanı

Aile dizimiyle ilgili ilk çalışma ne zaman ve kim tarafından yapıldı?

Kökleri 1980’lere kadar dayanan bu yöntem, ilk olarak Alman Psikoterapist Bert Hellinger tarafından ortaya konmuştur. Afrika’daki görevi sırasında yerli Zulu kabilesinin aile yapılarını ve ritüellerini gözlemleme şansı bulan Hellinger, Zulu kültüründe bireylerin ailelerine ve atalarına olan derin bağlarından etkilenmiş ve bu gözlemlerini psikoterapi alanına uyarlamıştır. Aile Dizimi, bireylerin aile içindeki dinamikleri ve bilinçaltı bağlarını keşfetmelerine olanak tanırken bireylerin sadece kendi kişisel geçmişleriyle değil aynı zamanda ailelerinin ve atalarının yaşantılarıyla da derinden bağlantılı oldukları fikrini

merkeze alır.


Aile dizimi uygulaması nasıl oluyor, bu uygulamayı kimler yapabiliyor?

Uygulama konusunda belli başlı aşamalar vardır ama şunu belirtmek gerekir ki her çalışma kendi içinde biricik ve özeldir. Hazırlık aşamasında, kolaylaştırıcı (uygulayıcı, danışman) ve danışan hangi konuda çalışacaklarını belirler, sonrasında temsilciler seçilerek dizim başlatılır.


Farklı ekoller olmakla birlikte en önemli ve dikkat edilmesi gereken nokta, danışanın dizim esnasında verdiği tepkiler, enerjisi ve elbette temsilcilerin enerjileridir. Temsilciler, birbirleriyle olan ilişkilerini ve duygularını ifade ederek danışanın ait olduğu sistemi canlandırır. Dizimin açıldığı alanın enerjisi bize her şeyi anlatır. Uygulayıcı, dizim sırasında ortaya çıkan dinamikleri yorumlar ve çözüm önerileri sunar. Gerekirse temsilcileri farklı konumlandırarak yeni çözümler de üretebilir. Sonuç olarak dizim çalışması bittikten sonra uygulayıcıyla birlikte deneyiminizi gözden geçirirsiniz ve günlük hayatınıza bu deneyimleri nasıl aktarabileceğinizi değerlendirirsiniz.



Aile dizimi bir nevi atalarımızla yüzleşme, hesaplaşma ve sonrasında da onlardan kaynaklı sorunları çözmek için gerçekleştirilen alternatif bir yöntem. Bu yöntemle ataların karmalarını temizlemek mümkün mü?

Aile dizimi konusunda uzun zamandır aklıma takılan ve çoğu insanın yanlış anladığını düşündüğüm bir durum var. Atalardan kurtulmak, geçmiş ataların karmalarını temizlemek, atalarla bağlarını kesmek, soy ağacı temizliği gibi pek çok başlıkta aile dizimi ve bağ kesme üzerine onlarca çalışmayla karşılaştım. Uzun yıllardır bu konuda okuyan, araştıran, eğitimler alan, aile dizimi konusunda sayısız çalışmaya katılan, farklı farklı eğitmenler ve uygulayıcılar ile çalışan biri olarak şunu açıkça söyleyebilirim ki bu başlıkların hepsi ne yazık ki hatalı. Bunların hepsi insanı yanlış yönlendirmekten, insanlara yanlış vaatlerde bulunmaktan öteye geçmeyen hatalı başlıklar ve çalışmalar.


“Atalardan kurtulmak” diye bir şey söz konusu değildir, hiçbir zaman da olmadı. Çünkü özünü reddetmek ya da ondan kurtulmak, kendini reddetmekle eş değerdir. Hiçbir sorumluluk almadan zavallı kurban torun rolünü oynamaya başlamaktır. “Kanadın taşıdığı yük” ya da “obadan kurtulmak” kavramları da aynı şekilde çok hatalıdır. Gereken sorumluluğu almadan tüm sorunların kaynağını atalara yükleyip hayatımıza devam etmek bizi kahraman değil, sadece bir kurban yapar.


Son dönemde öne çıkan pek çok aile dizimi çalışması ve uygulayıcısı olsa da aile dizimi uygulamasını gerçekten hem beden hem enerji hem de farklı çalışmalarla destekleyen tecrübeli bir uygulayıcıyla gerçekleştirmenizi öneririm.


Çünkü göreceksiniz ki aile dizimi, özünde bir farkındalık çalışmasıdır. İşinin ehli kişilerin gerçekleştirdiği uygulamalarda; ailenizden gelen bağları, aktarılan enerjileri yani esasında orada olanı fark edersiniz. Olanı kendi döneminde, kendi şartlarında ve kendi imkânlarında görürsünüz. Konunun aslında sizinle bir ilgisi yoktur. Sadece atada olan bir enerji vardır ve insanı asıl şifalandıran da (illaki bu deyişi kullanmak durumunda değiliz, “iyileştiren” de diyebiliriz) bu enerjiyi görebilmektir.



Ailelerimiz ve atalarımız özünde kötü, bozuk ya da temizlenmesi gereken olgular değildir. Bu konuda önemli olan ise onları kendi dönemlerinde, kendi şartlarında ve kendi koşullarında yargısızca görebilmek, anlayabilmek ve fark edebilmektir. Olanı olduğu gibi görmek, esasında bize ait olmadığını fark edebilmek önemlidir. Yanlış anlaşılmasın; bu durum, hiçbir şey yapmadan oturduğumuz yerden hayatımıza devam edebileceğimiz anlamına gelmiyor. Yaşamımızı değiştirmek, iş yapış şeklimizi değiştirmek, ilişkilere bakış açımızı değiştirmek için edindiğimiz tüm bu farkındalıkları kullanmalıyız. Farkındalıklarımız, esasında söz konusu yoldaki taşları bir bir kaldırabilmemiz için elimizdeki en büyük güçtür.


“Atalarımdan kurtuldum!” dediğimizde, aslında yapmaya çalıştığımız şey kendi soy ağacımızdan kurtulmaya çalışmaktır. Bunu yapmaya çalışmak ise aldatmacadan başka bir şey değildir ve doğrusunu söylemek gerekirse mümkün de değildir. Naçizane tavsiyem, bu tarz konular altında verilen eğitimlerden ya da yapılan uygulamalardan uzak durmanızdır. Aile dizimi, son dönemin en popüler çalışmalarından biri olduğu için gösterilen ilginin bir sonucu olarak, alanında çok deneyimli hocaların yanında sadece çok kısa sürelerde eğitimler alarak ortaya çıkan ve “seanslar” vermeye başlayan maalesef çok sayıda “eğitmen” var. Bu noktada dikkatli olmalı, doğru eğitmeni bulabilmek için ince eleyip sık dokumalıyız. İşini bilen kişiyi bulmak, buradaki en büyük amacımız olmalı.


Farklı ekoller olmakla birlikte en önemli ve dikkat edilmesi gereken nokta, danışanın dizim esnasında verdiği tepkiler, enerjisi ve elbette temsilcilerin enerjileridir. Temsilciler, birbirleriyle olan ilişkilerini ve duygularını ifade ederek danışanın ait olduğu sistemi canlandırır. Dizimin açıldığı alanın enerjisi bize her şeyi anlatır. Uygulayıcı, dizim sırasında ortaya çıkan dinamikleri yorumlar ve çözüm önerileri sunar. Gerekirse temsilcileri farklı konumlandırarak yeni çözümler de üretebilir. Sonuç olarak dizim çalışması bittikten sonra uygulayıcıyla birlikte deneyiminizi gözden geçirirsiniz ve günlük hayatınıza bu deneyimleri nasıl aktarabileceğinizi değerlendirirsiniz.



Aile dizimi bir nevi atalarımızla yüzleşme, hesaplaşma ve sonrasında da onlardan kaynaklı sorunları çözmek için gerçekleştirilen alternatif bir yöntem. Bu yöntemle ataların karmalarını temizlemek mümkün mü?

Aile dizimi konusunda uzun zamandır aklıma takılan ve çoğu insanın yanlış anladığını düşündüğüm bir durum var. Atalardan kurtulmak, geçmiş ataların karmalarını temizlemek, atalarla bağlarını kesmek, soy ağacı temizliği gibi pek çok başlıkta aile dizimi ve bağ kesme üzerine onlarca çalışmayla karşılaştım. Uzun yıllardır bu konuda okuyan, araştıran, eğitimler alan, aile dizimi konusunda sayısız çalışmaya katılan, farklı farklı eğitmenler ve uygulayıcılar ile çalışan biri olarak şunu açıkça söyleyebilirim ki bu başlıkların hepsi ne yazık ki hatalı. Bunların hepsi insanı yanlış yönlendirmekten, insanlara yanlış vaatlerde bulunmaktan öteye geçmeyen hatalı başlıklar ve çalışmalar.


“Atalardan kurtulmak” diye bir şey söz konusu değildir, hiçbir zaman da olmadı. Çünkü özünü reddetmek ya da ondan kurtulmak, kendini reddetmekle eş değerdir. Hiçbir sorumluluk almadan zavallı kurban torun rolünü oynamaya başlamaktır. “Kanadın taşıdığı yük” ya da “obadan kurtulmak” kavramları da aynı şekilde çok hatalıdır. Gereken sorumluluğu almadan tüm sorunların kaynağını atalara yükleyip hayatımıza devam etmek bizi kahraman değil, sadece bir kurban yapar.


Son dönemde öne çıkan pek çok aile dizimi çalışması ve uygulayıcısı olsa da aile dizimi uygulamasını gerçekten hem beden hem enerji hem de farklı çalışmalarla destekleyen tecrübeli bir uygulayıcıyla gerçekleştirmenizi öneririm.


Çünkü göreceksiniz ki aile dizimi, özünde bir farkındalık çalışmasıdır. İşinin ehli kişilerin gerçekleştirdiği uygulamalarda; ailenizden gelen bağları, aktarılan enerjileri yani esasında orada olanı fark edersiniz. Olanı kendi döneminde, kendi şartlarında ve kendi imkânlarında görürsünüz. Konunun aslında sizinle bir ilgisi yoktur. Sadece atada olan bir enerji vardır ve insanı asıl şifalandıran da (illaki bu deyişi kullanmak durumunda değiliz, “iyileştiren” de diyebiliriz) bu enerjiyi görebilmektir.


Ailelerimiz ve atalarımız özünde kötü, bozuk ya da temizlenmesi gereken olgular değildir. Bu konuda önemli olan ise onları kendi dönemlerinde, kendi şartlarında ve kendi koşullarında yargısızca görebilmek, anlayabilmek ve fark edebilmektir. Olanı olduğu gibi görmek, esasında bize ait olmadığını fark edebilmek önemlidir. Yanlış anlaşılmasın; bu durum, hiçbir şey yapmadan oturduğumuz yerden hayatımıza devam edebileceğimiz anlamına gelmiyor. Yaşamımızı değiştirmek, iş yapış şeklimizi değiştirmek, ilişkilere bakış açımızı değiştirmek için edindiğimiz tüm bu farkındalıkları kullanmalıyız. Farkındalıklarımız, esasında söz konusu yoldaki taşları bir bir kaldırabilmemiz için elimizdeki en büyük güçtür.



“Atalarımdan kurtuldum!” dediğimizde, aslında yapmaya çalıştığımız şey kendi soy ağacımızdan kurtulmaya çalışmaktır. Bunu yapmaya çalışmak ise aldatmacadan başka bir şey değildir ve doğrusunu söylemek gerekirse mümkün de değildir. Naçizane tavsiyem, bu tarz konular altında verilen eğitimlerden ya da yapılan uygulamalardan uzak durmanızdır.


“Aile dizimi, son dönemin en popüler çalışmalarından biri olduğu için gösterilen ilginin bir sonucu olarak, alanında çok deneyimli hocaların yanında sadece çok kısa sürelerde eğitimler alarak ortaya çıkan ve “seanslar” vermeye başlayan maalesef çok sayıda “eğitmen” var. Bu noktada dikkatli olmalı, doğru eğitmeni bulabilmek için ince eleyip sık dokumalıyız. İşini bilen kişiyi bulmak, buradaki en büyük amacımız olmalı.”

Her şeyde olduğu gibi, ne yazık ki popüler olmak adına yanlış uygulamalar yapan uygulayıcılar karşınıza çıkabilir. Bunları göz ardı edip doğru uygulayıcıyı ve doğru alanı seçmek ise tamamen bizim elimizdedir. Şöyle dönüp bir kendimize bakmamız lazım. Kurtulmaya çalıştığımız şey ne? Sorumluluk almaktan neden kaçıyoruz? Kendi sorumluluğumuzu neden almıyoruz? Hayatımızda ters giden ne varsa tüm sorumluluk bize aittir. Akan enerjiyi görmek bize iyi gelebilir çünkü kök sebebi anlarız ama yolu yürümek nihayetinde yine bize kalır. Atalarımız yıllar yıllar önce birine haksızlık yapmış, birini öldürmüş, hakkı olmayan bir toprağa veya eve sahip olmuş olabilir. Başına tam tersi mağduriyetler de gelmiş olabilir. Yine de şöyle bir düşününce anlarız ki bunları yaşayan kişi biz değiliz; hiçbiri bizim başımıza gelmedi.


Sadece ortada bize aktarılan bir enerji var ve bu enerjiyi değiştirecek olan da yine bizleriz. Bu değişim ise kurban psikolojisinde kalarak sağlanabilecek bir şey değildir. Atalarımızdan kurtulmak yerine onların şartlarını, dönemlerini ve yaşadıklarını anlamak çok önemlidir. Değişimi ancak böyle bir farkındalık seviyesinde gerçekleştirebiliriz.



Aile dizimi çalışması kişiye ne kazandır?

Farkındalık dediğimiz şey esasında yaşamın ve gelişimin temelini oluşturan unsurdur. Bizi her daim ileriye taşıyacak araçtır. Aile dizimi çalışmaları da bu farkındalığı güçlendiren, pekiştiren ve yaşamımızda kendi sorumluluğumuzu alarak ilerlememizi destekleyen çalışmalardan sadece biridir. Doğru aile dizimi çalışmaları, geçmişle barışarak bugünü ve geleceği daha sağlıklı ve dengeli yaşamamıza yardımcı olmanın yanı sıra atalarımızdan miras aldığımız enerjiler ve deneyimleri fark etmemizi sağlayarak bizi tanımlar ve güçlendirir. Bu nedenle, onları anlamak ve kabul etmek, kişisel gelişimimizin ve ruhsal iyiliğimizin vazgeçilmez bir parçası olarak hayatımızda var olur. Alanında yetkin kişilerle çalıştıktan sonra doğru uygulamalarla köklerimize inebilmek, olan enerjiyi fark edebilmek, gerekli farkındalığa ulaşabilmek ve gözümüzü daha ileriye dikebilmek işten bile değil…



  • Yazarın fotoğrafı: Seda Küçük
    Seda Küçük
  • 20 May 2024
  • 4 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 20 May 2024

Dövize bağlı olarak artan kâğıt ve ham madde fiyatları, basılı eserlerin okunma oranlarının düşmesi, yazar arzının artmasıyla ortaya çıkan kitap yayımlama sürelerinin uzaması gibi sebepler, yayıncılık sektörünü zorlu bir sürece soktu. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte ortaya çıkan e-kitap bir kurtuluş reçetesi gibi görünse de sektördeki sancılar devam ediyor... Sektörün geldiği son noktayı Ceres Yayın Grubu Kurucu Ortağı Eshwari Ayşe Tuğba Dedeoğlu ile konuştuk. İşte yayıncılık sektöründeki son durum:


“Böylesine bir konuya nasıl bir giriş yapmak gerekli ki?” sorusunun dalgalarıyla boğuşurken denizde tanıdık bir isimle karşılaştım: İbrahim Müteferrika. Bu toprakların yetiştirdiği en büyük pre-modern girişimcilerden biriyle iki lafın belini kırmak fazlasıyla keyifli olabilirdi fakat yüzüne doğru düzgün bakacak cesareti kendimde bulamayışım bir sıkıntının açık bir habercisiydi. Belki de o çok bilindik “Matbaanın ülkeye 270 yıl geç gelmesiyle çağın gerisinde kaldık!” düşüncesinin zihnimdeki yerini temsilen bir utangaçlıktır, bilemiyorum. Durum lafta böyle olsa da gerçekleri ne kadar biliyoruz?

Eshwari Ayşe Tuğba Dedeoğlu | Ceres Yayın Grubu Kurucu Ortağı

Sanal Devrime Kasti Bir Körlük mü Yaşıyoruz?

Tozlanmış raflarımızın suçunu tamamen yüzyıllar öncesinde zamanında gerçekleşmeyen bir atılıma bağlayıp hâlâ etkilerini yaşadığımızı söyleyebilir miyiz, yoksa gözlerimizin önünde gerçekleşmekte olan sanal devrime kasti bir körlük mü yaşıyoruz? Matbaanın 1450’lerde Almanya’da bugünkü bildiğimiz hâliyle ortaya çıkışı ve resmî olarak ülkemize ancak 1720’lerde gelişi üzücü bir hikâye olsa da aradaki neredeyse 300 yıllık süre içerisinde Rum, Ermeni, Yahudi gibi Osmanlı’daki azınlıkların hayata geçirmeye çalıştığı matbaaları görmezden gelmek tarihe ihanet olur. Biz esasında hiçbir şeye geç kalmadık. Aynı yüzyıl içerisinde matbaaya da kavuştuk, kitaplar da bastık, ahaliye de dağıttık; biz oradaydık. Aynen teknolojik gelişme çağında bugün tüm devrimlerle beraber olduğumuz, hepsine tanık olduğumuz gibi. Önemli olan ise her zamanki gibi tutumlarımız ve davranışlarımızdı.


Klasik Yayıncılığa Alternatifler Eklendi

Dünyanın ücra bir köşesinde lastik bir top kendi kendine patladığında alt üst olabilecek kadar kırılgan olan ekonomimiz tabii ki tüm bu tutum ve davranışlarımızı şekillendiren başlıca etken. Ülkemizde yayıncılık sektörünün son yıllardaki en büyük yarasına bir bakmak gerekli: Artan maliyetler. Mürekkebinden kâğıdına, editöründen tasarımcısına kadar onlarca kalem maliyetin devamlı artışı karşısında çözüm arayan bir yığın emekçiyle karşı karşıyayız. Hepsi de birbirine soran gözlerle bakıyorlar. Tüm bu çözüm arayışı, yıllar içinde klasik yayıncılığın yanına yazar destekli yayıncılık ve doğrudan yayıncılık gibi çeşitli alternatifler ekledi. Bunu tamamen maliyetlerin artmasına bağlamak da hata olur; kitabını yayınlatmak isteyen kişi sayısı da her geçen gün inanılmaz bir hızla artış göstermeye devam ediyor. Dünyanın tamamında böyle olmasa da ülkece “yazar arzımız” oldukça artmış durumda.



Çözüm arayan insanlar, kendilerine uygun çözümlerin sunulmadığını gördüklerini zaman dümeni ele alırlar. Doğrudan yayıncılık da esasında böyle bir doğuşa denk geldi. Çok büyük bir yayınevinin bilinen bir yazarı, 200. baskısını yapmış kitabının daha da fazla satabilmesi için yayınevini kapak değişikliği, genişletilmiş baskı gibi “yaratıcı” çözümler için darlarken, ilk eserine oldukça güvenen bir yazar adayı, aynı yayınevine gönderdiği dosyasına gelen ret cevabını okurken sektörün aşılmaz duvarlarına bir yumruk daha indirdi. Yazar adayının o anda aklında iki soru vardı: Kitabımı kendim bastıramaz mıyım? Benim için bu kitabı ücret dahilinde basacak yayınevleri var mıdır?


Yazar adayımız haksız mı? Kurumsal yayınevleri tarafından eseri beğenilse dahi baskı, günümüzde başvuru yoğunluğundan dolayı en az üç yıl sonrasına tarihleniyor. Düşük telifler ve uzun baskı süreçleri karşısında binlerce kişinin arasından sıyrılıp yazdıklarını yayınlatmak için kabul ettirmenin değerini neyle ölçelim? Paha biçilemese de bir pahası var: Üç koca yıl. Peki ya yayınevleri haksız mı? Her gün gelen binlerce eser, yönetimden gelen ticari kaygıyı canlı tutan ikazlar ve ülkenin her yerine sirayet eden liyakatsizliğin bir sonucu olarak yayın takvimine gökten düşüp geri kalanları öteleyen yazarımsılar… Haklı ya da haksızın olmadığı bu savaşı bir tepenin arkasından sessizce izleyen yazar destekli yayıncılık sektörü…


Hepimiz bir şeyler yazıyoruz. Daktilolardan klavyelere geçtiğimizde blog siteleri zamanın parlayan yıldızlarıydı. Devir değişti, şimdiyse yazdıklarımızla koca bir kitabı doldurmaya yetecek miktarda sosyal medya hesabımız var. Her zaman yazmaya devam edeceğiz. Hiç bitmeyecek olan bu istek, yayıncılık sektörünün önünde dağ gibi birikmeye başlayan bir düşünceler curcunası.



Dijital Devrimin Ayak Sesleri

Dijital devrimin ayak seslerini her geçen gün artan bir şekilde duymaya başlasak da yayıncılık sektöründe ve okurlarda bu konuya dair hâlâ küçük bir sağırlık mevcut. Okurlar genel olarak “kitap kokusu” argümanına sığınsalar da dijital bir kütüphaneye sahip olmanın çekiciliğinde tereddüt hâlindeler. Bunun nedenini, günümüzde bir kitabın okunma süresinin, bir kafe masasındaki kahve fincanının yanına konan kitabın fotoğraflanması ve kahve içimi süresine kadar düşmesine bağlıyorum. Şekilciliği en yoğun şekilde damarlarımızda yaşıyoruz ve pek az kişi bunun farkında olsa da bu, elektronik kitap için de çok büyük bir tehdit.


Eshwari Ayşe Tuğba Dedeoğlu | Ceres Yayın Grubu Kurucu Ortağı

Apple, ilk iPhone modelini satışa sunduğunda yıl 2007’ydi. Bundan beş ay sonra ise Amazon ilk kitap okuyucu modeli olan Kindle’ı okurla tanıştırdı. Teknolojik devrimde çok önemli yere sahip olan iki unsurun on yedi yılda geldiği nokta bize çok şey anlatıyor: Biri tam bir dev hâline dönüşüp her cepte bulunurken diğeri hâlâ görünme çabası içinde resmen dileniyor. İkame bir ürün ne kadar kullanışlıysa diğerinin tarihe gömülme şansı o kadar yüksektir. Bugün daktilo kullanan kaç kişi vardır?


Daktilodan şu an için yadigâr kalan tek şey “F” klavye olsa gerek. Kindle da kitapları raftan indirmek için ortaya çıktı fakat hâlâ aşılması gereken fazlaca engel var. Şahsen çok kullanışlı bulsam da aşması gereken ilk engel insanların heves ve kaygıları.


Esasında şimdiye kadar saydığım artan maliyetler, yazar arzı, çözüm arayışı gibi tüm sorunların cevabı belki de burada yatıyordur. Bugün tüketici davranışına baktığımızda, online satın alımların bir kitabevinden kitap satın almaya göre oldukça önde olduğunu görüyoruz. Bu bir adımdır. Yakın bir gelecekte yayınevlerine maliyet olarak büyük avantaj sağlayan e-kitapların giderek kendine daha fazla yer bulacağını öngörmek çok da zor değil. Belki de gün gelecek ve kitapları fiziksel olarak sadece yazara bir tane hediye etmek için basacağız.


Belki dijital kopyasına bir örnek olması ve isteyenlerin incelemesi için yüz tane de çeşitli kitabevlerine birer adet gönderilmek üzere üreteceğiz. Okurların büyük bir çoğunluğu kitabı telefonuna, kitap okuyucusuna indirmek için internetten satın alırken küçük bir kısmı da kitabı incelemek için bir kitabevine gidecek ve beğendiği takdirde kasadan dijital kopyasını cihazına indirmek üzere satın alacak. Belki bu dijital devrimle, düşecek olan kâğıt kullanımına bakarsak ekolojik ve sürdürülebilir bir devrimin de kapısını aralamış olacağız. Çok da uzak bir gelecek değil gibi. Neden olmasın?


Her Eser Biriciktir Özel İlgiyi Hak Eder

Ceres Yayınları olarak raflarımızda toz bırakmamanın yolunu her yazar ve yazar adayı için ayrı ve yenilikçi çözümler üretmekte bulduk. Her eser biriciktir; özel ilgiyi fazlasıyla hak eder. Biz de yıllardır aşina olduğumuz bu yolda birkaç toz tanesinin havamızı bulandırmasına izin vermektense daha rafa konamadan defetmeyi hayal ettik. Hayal etmenin başarmakla olan yakından ilgisine hepimiz aşinayız, değil mi? Profesyonel hayatın aşılmaz dedikleri bariyerleriyle zaman zaman karşılaşsak da duygularımızı kaybetmedikten ve insan kalabildikten sonra hiçbir sorunun aşılamaz olmadığını öğrendik. Yazmak işi, üretmek işi, hayallemek işi; hepsinde varız, var olacağız.


"Bu yazıyı hazırlarken araştırmalarıyla bana destek olan sevgili editörümüz Berker Noyan’a teşekkür ediyorum."


Bodrum Dergi Web Sitesi © Yabancı Ses Prodüksiyon tarafından hazırlanmıştır.

bottom of page