top of page
  • Yazarın fotoğrafı: Ali Tanrısever
    Ali Tanrısever
  • 18 Eyl 2023
  • 3 dakikada okunur
Kaç kez adımı yitirdim, sayısını unuttum. Rüzgârın öfkesiyle savrulan yapraklar gibi ansızın kayboluverirdi adım. Ne zamanını ne de sebebini bir türlü kestiremezdim. Bir anlığına gizemli bir isimsizliğin kucağına bırakılırdım. Bir insanın adının ne kadar önemli olduğunu o zaman idrak ederdim. Adımın tatlı çağrışımlarını, hatıraları ve hayatımı belirleyen kimliğimi terk etmek, bir isimsiz olarak yola devam etmek ilk zamanlarda çok zor geliyordu.


İsimler munis, alışılandırlar, yadırganmazlar; ahbap, dostturlar. İnsanlardan kolayca kaçmazlar, içinize işlemişlerdir, sokulgandırlar. Hümanist bir yapıyla programlandırılmışlardır. Ancak bazen biraz vahşi, biraz yabandırlar. Arada ıssız bir tenhaya sığınmak, insandan kaçmak, kimseyle diyaloğa girmemek isteyebilirler. İçe dönüktürler; âdeta platonik bir âşık gibidirler.


Adımı yitirmeyi her zaman öyle kolay kabullenemezdim. İsmimin yerini başka bir isimle doldurmak da imkânsız gibiydi. Soruyordum kendime; adsız ne kadar yaşayabilirim ve bir daha hiç bulamazsam adımı ne yaparım? Daha doğrusu ne derler bana, nasıl çağırırlar beni?


Oysa, insanın yüzünü kaybetmesi daha kötüydü. Ben hiç yüzümü kaybetmedim ama kaybedenlerin hikâyelerini dinledim. 12 Eylül sonrası bıraktığı sakalını yıllar sonra kesen biri yüzünün aynada yitip gittiğini anlatmıştı. Kendisinde kalan bu yabancı yüzü beğenmediğini, bir türlü benimseyemediğini, bazı sabahlar aynada yüzünü görünce “Bu da kim yahu?” dediğini anlatmıştı.


Neyse, bizim konumuz yitirilen yüzler değil, yitirilen adlar.

Yitik adım bazen öyle oraya buraya savrulur ki onu nerelerde bulup toparlayacağımı tahmin dahi edemem. Larvasını besleyip büyütmüş, onu kelebek hâline getirmiş, bir kabuk gibi kaldığını hisseder insan. Kelebeği kanatlanıp gitmiştir...


Bazen çılgın bir denizin devirdiği dalgada, bazen bir vişne bahçesinde, gümüş bir şafağın içinde bazen, bir minik bebeğin sımsıkı kapalı avucunun içinde, toprağa sımsıkı sarılmış tohumun kalbinde çıkıverir ortaya, geri döner birden ve bir daha gidene kadar tekrar, yeniden bir ismim olur.


Aslında bu çoğunlukla bir gece sürer. Taptaze bir güneşle tekrar ismine kavuşur insan genellikle.

İsimsiz, tehlikeli uykulardan sonra.

İşte günlerden geçen gün sabah kalktım; ismim yok. Adımı kaybettim yine.


Çıktım balkona, sabahın serinliği vursun yüzüme ve ayılayım isimsiz bir sabaha diye.


Bir bağ bahçe kokusu var havada, alınca derin bir nefes. “Domates var, patlıcan var, ayşekadın, biber var, şeftali var, kavun, karpuz var” diye bağırıyor Meksikalı.


O da ismini kaybetmiş mi bilemem ama, “Meksikalı” diyor herkes ona.

Atının arkasına bağladığı arabasında satıyor bağırdıklarını ve daha birçok bağırmadıklarını da. İsmen bağırılmasalar da bekliyorlar kasalarında onlara da bir müşteri çıkar elbet diye sessiz, vakur öylece duruyorlar bir kıyısında at arabasının.


Bilir misiniz? Paslı bir dil ile uyanırsınız gece sizi terk etmişse isminiz. Kum yalamış gibi kötüdür, küflü gibidir diliniz. Bir şeyler yemek, kumu, pası atmak istersiniz ama kolay değildir o kadar.


Öyle dolabı açıp bir şeyler atıştırmakla geçmez o kum yalamış dil. Bir bilgi işidir bu biraz, tecrübedir tabii biraz da.

Benim de o sabah ilacım olacak gibi geldi ağaçta pişmiş, dalında sevgi ile büyümüş, aşk ve şefkatle döllenmiş gülgillerden olgun bir armut..


Terliklerimi geçirdiğim gibi ayağıma, koşturdum arkasından Meksikalının.


Seslendim “Hey baksana!” diye.


Duydu, baktı gerisin geriye bana doğru ve sonra dönüp “Hoop oğlum!” diye asıldı dizginlerine atının.


Durdular hep birlikte; at önce, araba sonra ve sebze meyveler en sonunda.


“Armut alacağım” dedim.


At huysuzdu. Sanki bir an önce gitmek istiyordu, başına bir şey gelecekmiş gibi. Başı dönüyordu sanki, hızla daireler çizerken kuyruğuyla.


Anlam veremedi besbelli Meksikalı da atın bu huysuzluğuna ve “Dur oğlum Ali” deyiverdi birden kızarak.


Ben yorgun, ben dilim pas, ben alnım uykulu, asfalt daha sabahın bu saatinde sıcak ve daha da çok var imbata, elimde armut poşeti,

“Atın adı Ali mi” diye sordum ben öylesine, ben sessizce, ben solgunca.


“Evet” dedi Meksikalı “Adı, Ali...”


Bu kez de bir atın terkisinde bulmuştum adımı. Aldım geldim adımı armut ile beraber. Armut dolapta şimdi. Bense adımla besleniyorum sabahtan beri.





  • Yazarın fotoğrafı: BODRUMDergi
    BODRUMDergi
  • 17 Eyl 2023
  • 4 dakikada okunur
Ece Yazıcı; yazarlık atölyesinde dağıtılan siyah-beyaz bir fotoğraftan yola çıkarak Rus Boris ile Ukraynalı Elena’nın aşk hikâyesini kaleme aldı. Kendisiyle hem yazarlık serüvenini hem de yeni çıkan “1 Numaralı Peron” isimli kitabının detaylarını konuştuk.



Yazarlığa nasıl yöneldiniz?

1977 yılında Tekirdağ’da doğdum. Yaşamımın çok büyük bir kısmını İstanbul’da geçirdim. 1998 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden mezun olduğumda tek hayalim şirket birleşmeleri ve satın almaları konusunda uzmanlaşmaktı. Dönemin konjonktürü itibarıyla bankacılık sınavlarına girmeye başladım. Sektöre ilk adımları böylece attım. İstanbul Ticaret Üniversitesi Uluslararası Bankacılık ve Finans yüksek lisansından dönem birincisi ve onur derecesi ile mezun oldum. Zamanla, iş haricinde, dışarıda da başka bir hayat hatta başka bir dünya olduğunu fark etmeye başladım. Yıllar geçiyordu ama ben yapmayı sevdiğim şeylere zaman ayıramıyordum. Bu nedenle iş ve okul arasında gidip gelmekten zaman bulamadığım, içimde ukte kalan şeylere yönelmeye başladım. Dolayısıyla hobilerimle sadece boş zamanlarımda ilgilenmek yerine, onlara daha fazla zaman ve fırsat yaratacak şekilde yaşamımı dizayn ettim. Koltuklarımın altında birden fazla karpuz taşısam da hiçbir zaman yorulmadım aksine varlıkları enerjimi hep yukarı taşıdı.



Yazma sürecinizi anlatabilir misiniz?

Kendimi analiz ettiğimde, benim için var olan esas şeyin yazmak olduğunu gördüm. Yazmayı her zaman sevdim. Geriye dönüp baktığımda, yazı denemelerimi ufak ufak biriktirmişim. Bu denemeleri geliştirmek, mevcut önceliklerim arasında üst sıralarda olmamıştı, pandemiye kadar… Kimsenin ne ile karşı karşıya olduğunu kestiremediği, kendisinin ve sevdiklerinin sağlığından endişe ettiği ve artık tüm dünyanın hayatın anlamını sorguladığı o karanlık günlerde hemen herkesin farklı alanlarda deneyimlediği online aktiviteler benim de can simidim oldu. Gazeteci-yazar Bahar Akıncı’nın online yaratıcı yazarlık atölyesi dersleri verdiğini görünce hemen kaydoldum. Amacım geçmişte yazdığım küçük denemeleri anlamlı biçimde birleştireceğim bir teknik öğrenmekti. Bahar Hanım ödev olarak, göndereceği fotoğrafa bakıp üç sayfayı geçmeyecek bir hikâye yazmamızı istedi. 23 Nisan 2020 tarihinde başladığım ilk andan, bitirinceye kadar büyük bir zevkle yazmaya devam ettim. Öyle ki gözlerimde canlandırdıklarıma kendim bile heyecanlandım. Saatlerin birbirini nasıl kovaladığını anlamadan, dört gün sonra dört bölüm olarak teslim ettim. Sonucu merakla beklediğimi dün gibi hatırlıyorum. Devamı ve geldiğim nokta ise hep söylediğim gibi evrenin bana bir sürprizi, hatta hediyesi.


Boris ve Elena’nın aşk hikâyesinden nasıl esinlendiniz?

Her şey o siyah-beyaz fotoğraf ile başladı. Fotoğrafa baktığımda gördüğüm ilk şey bakışlardı. Bakışların söylediklerinden etkilendim. Birinin gözleri şüphe ile karışmış endişeyi ve tedirginliği yansıtırken diğerinin gözlerinde ise kibir ve umursamazlık vardı. Bu bakışlar bana bir kaçış hikâyesini çağrıştırdı.


Kaçışa, yaşanmışlıklar üzerine ortaya çıkan olaylar da eşlik edecekti. Birbirine zıt karakterlere sahip iki insanın bir araya geldiği yerde aşkın olmaması kaçınılmazdı. Karakterlerin kim olması gerektiğini ve nerede tanıştıklarını bir dakika bile düşünmedim. İç sesimin bana kuvvetle söylediği şekilde; onlar en başta Elena ve Boris olacak ve hikâye kesinlikle 1910’lu yılların başında Rusya’da geçecekti. İki kişinin birbirine bakışları ve beden dili beni yazmaya iterken, fotoğraftaki diğer detaylar zaman ve mekân olgularını derinleştirdi. Böylece hikâyenin çapı büyüdü, olaylar heyecanla ilmek ilmek birbirine bağlanarak genişledi ve sonunda romana dönüştü. Gerisi tamamen hayal ve yaratıcılığın gücüne, kalemin hızının eşlik etmesi…


Kitabı yazarken nasıl bir çalışma yaptınız? Rusya ve Ukrayna tarihi ile ilgili bir araştırma yaptınız mı?

Ben hikâyeyi başından sonuna kadar aklımda ana hatlarıyla oluşturmuştum. Bir eser hâline getirmek tamamen ayrı bir çaba ve ciddi bir çalışma disiplini gerektirdi. Kaynak bulmak, araştırma yapmak, okumak, analiz etmek ve yazmak birbiri içine geçen ve birbirini tamamlayan aşamalar oldu. Hatta neredeyse aynı anda gelişti diyebilirim. Hikâye; Boris’in yaşamından kesitler ile başladığı için ilgili dönemdeki dünya gündemini, Rusya’nın tarihini ve sosyo kültürel yapısını anlamak ve anlatmak çok önemliydi.


Olaylar gelişirken Elena’nın Ukraynalı olarak yaratımı ise doğal bir akışın sonucu ortaya çıktı. Böylece Rusya tarihi içinde Ukrayna’yı da ele almak gerekti. Öğrencilik yıllarımda okuduğum Rus klasikleri dışında, Rusya ya da Ukrayna özel ilgi alanıma girmiyordu. Yazım aşamasında bir yandan kaynak ararken farklı şekillerde tesadüflerle hep Rusya hakkında belgesellerin, kitapların veya makalelerin karşıma çıkması sonucu doğal olarak ilgi alanı hâline geldi.


Sonraki kitap; aşk hikâyesinin devamı mı yoksa farklı bir hikâye mi olacak?

Serinin ilk romanı anlamlı bir noktada kesildiği için ikinci kitap devam niteliğinde olacak. Dönemin tarihi koşulları etrafında şekillenecek olan yaşamlara tanıklık edeceğiz. Aşkın sevgiye ve umuda bağlanışını kuvvetle hissedecek hatta izleyeceğiz. Aşk her zaman var olacak ama fırtınalara dayanabilecekler mi? Bazı konular su yüzüne çıkmayı bekliyor, çıkabilecek mi? Hep beraber göreceğiz.


Sizce bugün Rusya ve Ukrayna Savaşı’nda benzer aşk hikâyeleri yer alır mı?

Aslında bugün tanıklık ettiğimiz Rusya ve Ukrayna savaşına gelinceye kadar, dünya birçok savaş gördü. Nesillerin böyle üzücü tecrübeler yaşaması ve ders almaması maalesef çok acı. Kitapta da değindiğim gibi savaşlar aslında haritalar üzerinde hesap yapılmasına ve sınırların değiştirilmesine karar verilmeden önce siyasi ve ekonomik gerekçeler ile başlıyor. Savaş fiili olarak başladığında da insanlar sevdiklerinden göçler ya da kayıplar sonucu ayrılmak zorunda kalıyor. Aşk bu büyük resmin içinde solan, yaprakları kuruyup paramparça olan bir çiçek gibi. Bir daha gözünüz kadar sakınamayacak, elinize alıp sevemeyecek ve kokusunu içinize çekemeyeceksiniz. Aşkı ayıran sadece savaşlar ya da sınırlar değil aynı ülkede yaşamasına rağmen birleşmeyi başaramayan karakterler de aşkta kalamıyor. Her ne zorluk olursa olsun ayrı düşenlerin bir gün buluşacaklarına eminim, yeter ki sahip oldukları aşkın değerini bilip hakkını verecek cesarette olsunlar.


Bu aşk hikâyesi üzerinden okuyucuya vermek istediğiniz asıl mesaj nedir?

Benim vurgulamak istediğim, koşullar değiştiğinde nasıl hareket ettiğimiz. Koşulları kendi isteğimizle değiştirebilir, cesaret gösterip alışkanlıklarımızdan, konfor alanlarımızdan çıkabiliriz.


Koşullar bizim dışımızda değişebilir ve bunlara bir şekilde uyum sağlamaya çalışır hatta belki mücadele etmek zorunda kalırız. Başlangıç noktası ne olursa olsun, bu bir değişimdir. Değişimi görmek, kabullenmek ve ilerlemek başından sonuna bir yolculuktur. Bu yolculuğun içinde aşk da vardır, birleşmek de ayrılmak da. 1 Numaralı Peron’dan kalkan tren gibi hayatımızın her durağında birileri biner, birileri de zamanı geldiğinde sessiz sedasız gider. Dışarıdan bir gözle bakmayı başarabilirsek, her şeyin bir sebebi olduğunu ve bu sebeplerin de kendimizi yeniden yapılandırma imkânı verdiğini fark edebiliriz. Unutmayalım ki ne tanıştığımız insanlar ne de karşılaştığımız olaylar ve bulunduğumuz ortamların hiçbiri tesadüf değil.


Kitabı en çok kimlerin okumasını istersiniz?

Yaş aralığı, meslek gibi parametrelere bağlı olmadan geniş bir yelpazeye ulaştığını görmek beni mutlu ediyor. Ulaşabildiği kadar çok kişiye ulaşmasını isterim. Bugüne dek okuyucularımdan gelen geri bildirimlerden herkesin kendi yaşamına, yaşama olan bakış açısına göre bir filtrelemeden geçirdiğini gördüm. Kimi karakterler arasındaki ilişkilerin, kimi bugüne dek Moskova ve Petersburg’u hiç görmemiş olmama rağmen akıcı anlatımımın, kimi de zaman zaman yükselen tansiyon ve entrikaların etkisi altında kaldılar. Okuyanların yoğun duygusal bağ kurdukları bir kitap oldu. Yeni bir hayata zorluklarla başlamanın anlamını vurguladığı için, bir itici güce ihtiyaç duyanların, ilham arayanların öne çıkacağını düşünüyorum. Her ne kadar içeriği itibarıyla bir soğuk iklim kitabı gibi gözükse de anlattıkları, zamandan ve mekândan bağımsız hâle getirdi.

Gerçek bir olayı ele alarak bunu hayal mahsulü, fantastik bir öyküye dönüştüren tarzıyla tanınan yazar Ali Tanrısever, araştırma yaparken okuduğu bir dipnottan yola çıkarak 200 sayfalık Matmazel Marika’nın hikâyesini yazdı. Yazar bu ilk romanında; kurgu ile gerçeği harmanlayarak İstanbul’un binlerce yıllık karanlık dehlizlerinin sır perdesini aralıyor.



Ali Tanrısever kimdir, bize kendinizden bahseder misiniz?

8 Mart 1958’de Kadıköy, Yeldeğirmeni’nde doğdum. Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nin ilk mezunlarındanım. Gerçek olaylardan yola çıkarak kurgulanmış gerçeküstü öyküler yazmayı seviyorum. Öykülerim ve denemelerim birçok dergide yayımlandı ve yayımlanmaya devam ediyor. Resim ve fotoğraf sanatıyla da ilgileniyorum. Dünyaca ünlü cerrahımız Prof. Dr. Münci Kalayoğlu’nun hayatını anlatan “Hatırda Kalanlar” adlı biyografiyi yayına hazırladıktan sonra ilk romanımın yazımına başladım. “Matmazel Marika” artık okuru ile baş başa.



Sizin genellikle; gerçek bir olayı ele alarak bunu hayal mahsulü, fantastik bir öyküye çevirdiğinizi biliyoruz. Bu hikâyedeki çıkış noktanızı oluşturan gerçek hikâye nasıl ortaya çıktı ya da böyle bir gerçek olay var mı?

Evet, romandaki ilginç hikayenin çıkış noktası bu kez bir dipnotta gizliydi. Yine uzunca bir öykü için araştırma yaparken karıştırdığım İlbeyi Özer’e ait "Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Yaşam ve Moda" kitabında okuduğum bir dipnot iki yüz sayfalık bir roman yazdırdı bana.


Ne yazıyordu o dipnotta?

Beyoğlu gazinolarında garsonluk yapan Marika isimli Rum kızını tebdili kıyafetle kaçırıp Sarayburnu açıklarında bulunan Fransız gemisine getiren sonrasında ise katleden Başçavuş Varnez ve arkadaşının polis tarafından tutuklanması ve Pangaltı Tevkifhanesi’ne sevk edildiğine dair Polis Müdürlüğü’nden Dahiliye Nezareti’ne gönderilen yazı. (Dos.54 Nr.40 Tar. 15/22.6.1921)


Bu dip notu okudunuz, “Bundan iyi bir hikaye çıkar” dediniz ve bu roman ortaya çıktı öyle mi?

Evet, tam olarak öyle oldu. Tabii yazacağım bir romanda yer almasını istediğim tarihi olaylar ve kişiler uzun zamandır, “Bizi ne zaman yazacaksın” diye zihnimi meşgul ediyordu. Bu dipnot beni etkiledi ve içerdiği gerçek hikâyeyi temel alarak fantastik bir roman yazmaya karar verdim. Böylece kurgu ile gerçeği harmanlayarak sıkmadan okunacak bir eser ortaya çıktı.


Matmazel Marika gerçekte kim, hayatınıza dokunmuş bir kişilik mi?

Ben Kadıköy Yeldeğirmeni’nde iki katlı, küçücük ahşap bir Rum evinde doğdum. Matmazel Marika’nın evinde. Üst katımızdaki iki oda, sıfır salonda otururdu Marika. Bizim birinci kattaki bir oda, sıfır salon evimizin içinden çıkılan ikinci katta. Matmazel Marika, unvanından da anlaşılacağı üzere hiç evlenmemiş, yalnız yaşayan bir kadındı. Yedi yaşıma kadar bana dadılık yapmıştır bir nevi. Annem yirmi yaşında bir genç kızmış ben doğduğumda.  Çok iyi hatırlıyorum, baştan aşağı simsiyah giyinirdi Matmazel Marika. Siyah kısa topuklu rugan ayakkabılar, siyah naylon çorap, siyah ceket, siyah şapka, şapkadan aşağı sarkan ve yüzünü kapatan siyah tül ve siyah eldivenler.


Bambaşka bir kişilik olarak okuyoruz Matmazel’i romanda. Sanki Matmazel’i olmasını arzu ettiğiniz bir karaktere sokmuşsunuz doğru mu?

Evet. Güçlü, tuttuğunu koparan, akıllı, güzel bir kadın olarak kurguladım. İş hayatının içinde olsaydı muhtemelen böyle biri olurdu Matmazel Marika.


Bu roman okuruna ne vadediyor?

Bu romanı yazarken amacım, okuyuculara keyifli ve eğlenceli bir okuma deneyimi sunmaktı. Romanımı, hafif bir dille yazarak sıkmadan, merak uyandıran bir öykü sunmayı hedefledim. Polisiye, aşk, gizem ve popüler tarih unsurlarını bir araya getirerek okurun bir solukta bitirebileceği, keyifli bir roman oluşturmaya çalıştım. Eğer okuyucularımız, romanı keyifle, bir çırpıda okudum derlerse amacıma ulaşmış olacağım.


ÖZET


Hani bazı anlar vardır, insanın hayatını sonsuza kadar değiştiren. Mantıklı bir açıklama bulunamaz, anlatsan bile kimseler inanmaz.


Sana tüm kalbiyle inanan kişinin dahi, “Bunlar sadece filmlerde olur, gerçek hayatta böyle şeyler olmaz ki” diyeceği şeyler..


Tüm yaşadıkların, hayatının tamamı seni bu ana hazırlamak için planlanmış gibidir. Doğduğun andaki yıldızların açıları mı, kader mi, yazgı mı? Ne olduğunu bilemezsin. Kendini tanıyamaz, olanları ifade edemezsin ama yine de bu anın içindesindir işte...


Tüm bu olanları yaşamışsındır. O anda, geri kalan yaşamının eskisi gibi olmayacağını hissedersin...


İşte bu kitapta okuyacaklarınız, o anın ve sonrasının hikâyesidir…

Bodrum Dergi Web Sitesi © Yabancı Ses Prodüksiyon tarafından hazırlanmıştır.

bottom of page