top of page
  • Yazarın fotoğrafı: Mustafa Küçük
    Mustafa Küçük
  • 2 Şub 2024
  • 7 dakikada okunur
Kıvrak zekâsı, hazır cevaplılığı, sempatik tavırları ve gülen yüzüyle 40 yıldır ekranlardan, “Günaydın çok sevgili sülalem” diyerek Türk halkına seslenen ve samimiyetiyle onların gönlüne taht kuran Mesut Yar, 17 yıldır yaşadığı Datça’dan belediye başkan aday adayı oldu. Yaklaşık iki ay boyunca yürüttüğü seçim çalışmasında her Datçalı’ya dokunan ve onların gönlünde ayrı bir yeri olan Mesut Yar’ın aday gösterilmemesi ise Datça’da büyük bir hayal kırıklığı yaşattı. Sosyal medyadan yoğun bir şekilde bağımsız aday olması yönünde çağrı yapılan Mesut Yar’ın ne karar vereceği ise merak ediliyor. Çünkü 2019 yerel seçimlerinde birinci sıradaki CHP ile ikinci sıradaki MHP’nin arasında sadece 2 bin 170 oy farkı var. Bu durumda Datça’da Mesut Yar’ın bağımsız aday olması tüm dengeleri değiştirecek gibi görünüyor. “Gülüşe Gülüşe Kazancağız” mottosuyla yola çıkan Mesut Yar, “Siyasetten çok hazzetmem ama şu da var, siyaset hayatın her yerinde. Bu kadar tribünlere ayrılmış bir toplumu ‘mutluluk’ parantezi içinde siyasetle değil icraatle toplayabilirsiniz. O yüzden buradayım! Artık bir siyaset figürü olarak siyasetin içinde her zaman aktif yol alacağım” diyor.




"Öyle çok kabullenici bir insan olmasam da gelenin hayrını seviyorum. Artık ne getirirse, içinde bir aydınlık bulabilme şansımı zorluyorum biraz da…"



Herkes Mesut Yar’ı televizyoncu kimliğiyle tanıyor. Bir de öteki Mesut Yar var. O nasıl biri? Hangi yemekleri sever, hangi müzikleri dinler, hobileri var mı, mutfağa girer mi?

Kimlikler değişiyor elbette. Var bizim de başka bir Mesut’umuz içeride bir yerlerde. Genel olarak mütevazı ve öyle aşırı sosyal biri değilim özel hayatımda. Sonuç itibarıyla insanın özeli en fazla bir ya da iki kişilik bir şey. Evcimen diye tanımlayabilirim kendimi. Okuma, izleme ve analiz yapma sevdasına sahibim. Bir başka sevdam da parfüm ve yüzük koleksiyonlarım. Parfüm biraz havaya gitti pandemide. Artık iyi bir parçaya ulaşmak çok maliyetli. Yüzük dersen, alameti farikamız oldu. Müziğe gelirsek, aktif olarak üretip tüketmeye devam ediyorum. Çok önemsediğim birkaç müzisyen arkadaşım var. Yılda en az iki kez resitallerimiz oluyor küçük hacimli. Seviyorum birlikte üretmeyi. Sesin bir büyüsü de var hem. Mutfak deyince, bir süredir o alanı tamamen eşime bıraktım. Sadece küçük üretimlerde paydaş oluyorum. Ama elimden yeneceğini söylüyor kimi arkadaşlarım. Biraz da kadınların arasında büyürken yaptığımız gözlemlerin sonucu. Kalabalık bir mutfak menüm var.


Hayatı planlı mı yaşarsınız yoksa gelişine mi?

Her ne kadar planlıyım desem de bir şekilde her takvimi ya da teoriyi tutturmak biraz da şans işi. Ama işini şansa bırakmayıp bir şekilde rotasını çıkarmayı seven bir insanım. Hayatta her şey erken ya da geç oluyor. Zamanını yakaladığınızda durumun farkındaysanız ballı kaymak elbette. Bu arada gelişine yaşamak durumunda da hissediyorum kendimi. Erken kayıplar, hızlı gelişme ve daha da hızlı akan zaman. Hepsi, hepimiz için birer küçük hediye ya da ceza. Öyle çok kabullenici bir insan olmasam da gelenin hayrını seviyorum. Artık ne getirirse, içinde bir aydınlık bulabilme şansımı zorluyorum biraz da…


Özel ve iş ilişkilerinizde kırmızı çizgileriniz var mı yoksa esnek misinizdir?

Başkalarının ayağına basmasam da birileri özellikle ihtisas alanımdaki iş ve durumlarda bilgiçlik taslarsa içimdeki bilim insanı ya da kuşkucu çıkabiliyor ortaya. Aile de bir diğer kırmızı çizgim. Kişisel alanıma müdehaleye, gereksiz ve çoğunlukla hakaret içeren eleştirilere, insanı geliştirmeyecek içi boş önerilere ve sanki bu dünyadan değilmişsin gibi yapan fikir sahiplerine çok da ısınamadım. İnsan kendi görgü ve ufku içinde bir takım kalıplara giriyor. Kalıpsızlığın özgürlük olduğunu düşünmüyorum. Elbette dokunulmazlarımız olmalı. Benimkisi küçük şeyler ama büyük sorun çıkarabilirim küçücük bir şey için…


Hayatla eğlenen bir yapınız mı var yoksa ciddiye mi alırsınız hayatı?

Gülümseten ciddiyet. Biri bu tanımı yapmıştı benim için. Gülümsetir miyim, elbette. Güler miyim, çok severim. Küçük sürprizleri var hayatın. Kimi fıkra gibi kimi de trajedi yüklü. Duygular arasında savrulduğum çok zaman oldu. Ama hayat benim için tebessüm şansı yaratan ciddi bir şey. Onu aşağılamamak ve onun da beni aşağılamasına fırsat vermeden “eşitlik” kavramı üstünde yürüyoruz ip cambazı gibi. Ha, bu arada önemsediğim konular üzerine gevşemeden devamlılık önemli. Sonuç itibarıyla geride bıraktığınız şeyin fena olmaması da paha biçilemez…


"İnsan kendi görgü ve ufku içinde bir takım kalıplara giriyor. Kalıpsızlığın özgürlük olduğunu düşünmüyorum."

Mesut Yar, 2012 yılında İletişim Danışmanı Ferda Çekem ile evlendi.
Mesut Yar, 2012 yılında İletişim Danışmanı Ferda Çekem ile evlendi.

Mesut Yar’ın bir yanı tanınmış ve ünlü bir insan diğer yanı ise eş, baba ve oğul… Bunların hepsine birden nasıl yetişiyorsunuz? Günde kaç saat çalışıyorsunuz? Ailenize ne kadar zaman ayırıyorsunuz? Eve iş götürüyor musunuz?

Duygu en çok da sevgi planlaması var bende. İş ya da meşguliyet sonsuza kadar sürmesi gereken bir şey değil. İnsanın kendisine güvenli koyaklar dalgasız limanlar bulması gerekli. Benimkisi bu anlamda sanırım aile marinası. Günde 18 saat kafa aralıksız çalışıyor. Buna iş de diyebilirsiniz profesyonel meşguliyet de. Ama ailemle bir şey, özel bir zaman planladığım da kepenkler iner ve kendi salaşım içerisinde mutluluk vitrinini kurarım. Artık kimin payına ne düşerse. Eşimle mutluyum. Oğlumun kendine ait bir hayatı var. Müdahale etmem ama gözlerim, kollarım. Evi işe götürmeyi tercih ederim diğer taraftan da…


Çok çalışıyorsunuz, hayatı ıskaladığınızla ilgili zaman zaman kendinizi sorguluyor musunuz?

Elbette hayatı birden fazla kez ıskaladım. Kendime yetişemediğim, önemsemediğim zaman dilimleri oldu. Bunun getirdiği kayıpların sonradan farkına vardım. İnsan içindeyken bir çok analizinde yanılgı payı daha yüksek oluyor. Ama anlar kendini tekrarladığında bir önceki deneyimden hareketle bir şeylerden ödün veriyorum. Anne ya da baba sevgisini çok göremedim. Rol modelim ikisinin de kaybından sonra rahmetli anneannem oldu. Dirayetli ve omurgalı bir kadındı. Küçük bir derebeyi gibi görürdüm onu. Prensiplerinden ödün vermeyen, kendi ağırlığının misliyle yükünü sırtında taşıyan bir kadındı. Biraz kendimi de O’na benzetiyorum. Ancak geçmişte harcanıp gitmiş zamanlara hiçbir şekilde üzülmüyordu ki bu bende tam tersi bir noktadadır. Hayat, harcadım seni be!


Bireysel anlamda Mesut Yar olarak sanatla ilişkiniz nasıl, neler yapıyorsunuz?

Müzik dışında edebiyat çok zamanımı aldı geçmişte. Gençliğim hakikaten ekin ekerek geçti. Şimdi biraz daha bilge bir çağın içindeyim kendim için. Zenginleşmek adına yeniden üretime geçmek, kelimeden koridorları yürüyerek pencereye ulaşmak gibi bir hayalim var. Sanat benim için iyi çekilmiş bir kâinat fotoğrafı; içinde her lezzetten eser miktarda barındırıyor. Ha, el becerim olsa mutlaka bir heykeltraş olmayı isterdim. Taşın ömrü kum olana kadar ama insanlık tarihinden biraz daha fazla ve konforlu yaşama şansı var heykellerin. Vandallar olmadıkça elbette!


Bir evcil hayvanınız var mı? Varsa onunla ilişkiniz nasıl?

Yok. Otuz yıl kadar kedilerle iç içe yaşadım. Ahşap bir evde büyüdüğüm için diğer küçük arkadaşlarla da ilişkim oldu. Fare, akrep, örümcek filan. Bir de köpeğimiz vardı bir zaman. Sıcak yaratıklardır. Masum bakışlı olanlarını severim. Şimdi eşimle kendimiz için bulduğumuz sıfatlarla idare ediyoruz o sevgiyi. İkimiz de birer sincap hayvanıyız. Uçan sincap ikilisiyiz…


Küresel ısınmayla birlikte doğa, doğal hayat ve dolayısıyla dünyanın geleceği oldukça risk altında. Sizin bu konuda ne tür çalışmalarınız var?

Bir Arkeolog olarak bunun dünya üstünde bir ilk olmadığını biliyorum. Bir son da değil. Bir şekilde küçük bir kıyamet ya da uzun vadeli bir intihar. Bizim türümüz ve başkaları yok oluyor ama dünya kendini top yekun yeniliyor bu sayede. Yine de yaşadığımız çağın kalitesi anlamında eksiye doğru giden bir rota var. Bireysel olarak teori üretmenin dışında pratiğe geçirdiğimiz bir çok şey var. Yağmur suyu hasadından tutun da minimal bir eylem de olsa tasarruf etme eğilimi de bunların içinde.


Genellikle ülkemizde, insanların yapmak istedikleri meslekler ve yapmak zorunda oldukları meslekler var. Siz istediğiniz mesleği mi yapıyorsunuz? Yoksa bu sektöre zorunlu olarak mı girdiniz. Geldiğiniz noktada mesleğinizle ilişkiniz nasıl?

Haber anlatıcılığını bıraktım ama televizyon ya da ekranla olan ilişkimin biteceğini düşünmüyorum. Bu anlamda uzun yıllara dayanan birikim ve emeğim var. Ustalara saygı kuşağına girdim sanırım. Bu yüzden yapmak zorunda değil, severek yaptığım bir işin içindeyim diyebilirim. Medya sektörüne okumak için para kazanmak zorunda olduğum için girdim. Şimdi okutmak için para kazanıyorum. Çok iyi ve değerli öğrencilerim oldu. Kimisinin şöhreti benimkinden misliyle fazla. Ama ahlak yapılarını, duruşlarını ve orijinal üretimlerini seviyorum. Akademisyenlik yapsaydım da renkli bir kişilik çıkardı ortaya ama bu kadar geniş bir paletim olur muydu, emin değilim…


Hangisi olmak daha zor… Evdeki; eş, baba, evlat, kardeş olan Mesut Yar mı yoksa ekrandaki Mesut Yar mı?

İkisinin birbirini tamamlamasını sağlamak çok daha zor. İki farklı duygu daha doğrusu, biri çoğul ikincisi tekili esas alan iki ayrı kişilik var ortada. Bu hâliyle ortak bir duruşu savunmak en iyisi. Mesut Yar’ım işte…



Mesleki yolculuğunuz sizin açınızdan nasıl gerçekleşti. Yaptığınız yolculuk şu an bulunduğunuz noktada karar verirken size nasıl etki ediyor?

Herkesin kendi zoru vardır. Ben de 40 yılı düşününce çok da kolay oldu diyemem ama bulunduğum noktadan bakınca geride bıraktığım her yıl, bitirip rafa koyduğum her iş, içinde bulunduğum her üretim sahası benim için çok değerli. Hepsini birleştirince analitik bir şeyler çıkıyor ortaya. Az yanılır oldum ama yanılırsam fena oluyor. Savruluyoruz sonuç itibarıyla; oradan oraya…


Mesleki anlamda sizin gibi olmak isteyenlere ne tavsiye edersiniz?

Etmem. Elebette birileri için rol model olabilirim ama benim yaşadığım travmaları yaşamalarını, yokluğu, yoksunluğu ve bundan kaynaklanan motivasyonu ve aşırılığı yaşamasını istemem kimsenin. Herkesin kendi rotası olsun ve herkesin pruvası neta olsun diyelim…



Mart seçimleri için Datça’dan belediye başkan aday adayı oldunuz. Siyasete girmeye karar verme süreciniz nasıl oldu?

Datça, elimizin içinde eriyen, ayağımızın altından kayıp giden, cennetken yerini kâbusa bırakan bir ilçe. Sivil inisiyatif olarak bir şeyler yapmak için 1,5 yıldan fazla oldu masanın etrafına oturalı. Çok da yol aldık ama tek başına STK olmak kimi yerde ayağınıza çelme oluyor. Bu yüzden vitrinde bir icra makamı, reelde ise koşan bir başkan Mutlu ve Mesut bir Datça hayalimizi gerçekleştirmemiz için eşsiz bir fırsat oldu. Siyasetten çok hazzetmem. Ama şu da var, yöneticiliğe giden yol da içinde olmak üzere, siyaset hayatın her yerinde. Bu kadar tribünlere ayrılmış bir toplumu “mutluluk” parantezi içinde siyasetle değil icraatle toplayabilirsiniz. Umudun tek başına teorik olmadığını, pratiğe geçince çok daha renkli ve haz verici bir şey olduğunu gösterebilirsiniz insanlara. Mikrodan makroya büyüyen bir enerji, üretim ve de tebessüm modeli Türkiye adına çok değerli bir modellemedir bana göre. O yüzden buradayım!


An itibarıyla siyasete adım attınız. Siyasetin öteki yüzü nasıl?

Dediğim gibi biz de takım tutar gibi bir şey ama benim için biraz tarihçesinden anladığım, biraz da kırk yıl ekran içinde siyaset okur yazarlığı yaptığım için çok sürpriz barındırmayan bir şey. Bir arkadaşım niteliksiz bir meslek olarak tanımlıyor siyaseti. Elbette Türkiye’de en çabuk kirlenen ve istismara açık alanlardan biri. Ama siyasetsiz olmuyor bizim gibi toplumlar. Allah başka dert vermesin!


CHP Datça Belediye Başkan adaylığı için sizi tercih etmedi. Sosyal medya hesabınızdaki paylaşımınızın altında bağımsız aday olmanız yönünde yüzlerce mesaj var. Bundan sonraki adımınız ne olacak? Siyasete devam mı yoksa ekranlara geri mi döneceksiniz?

Artık bir siyaset figürü olarak siyasetin içinde her zaman aktif yol alacağım. Ama bir yandan da 40 yıldır devam ettiğim bir televizyonculuk mesleği var. Habercilik anlamında değil. Televizyon içerik üretimi anlamında benden talep edilen her şeyi de yapacağım. Orada da aktif olacağım. Yani hem politikayı hem de televizyonun geliştirilmesine yönelik çalışmaları devam ettireceğim. Çünkü Türkiye’de hem politika hem de medya yeni gelen güncellemelere kendisini açık tutmak durumunda. Biz de o güncellemeleri takip eden isimlerden biri olacağız.


Nasıl bir Datça hayal ediyorsunuz?

Şimdiki gibi değil. 3 bin 500 yıl önce kendi ve yakın coğrafyasının başkenti olan üretken, zengin, doğal kaynakları güçlü, mavisi belirgin, yeşili kaybolmamış, dünya turizm destinasyonlarının en ilgi çekici yerlerinden biri olan ve kendine yetip taşan bir Datça. Toplayacak olursak, başka türlü bir Datça. Can Yücel babamızın dediği gibi…



Geleceğimiz olan çocuklara ve gençlere tavsiyeleriniz neler?

Her bireysel deneyim bir örneklem içerir. Sonuç itibarıyla neredeyse hayatımın tamamını aktardım size. Buna benzer birden çok şey okusunlar, analiz etsinler ve kendi yollarını çizsinler. En iyi şeridi kendin belirlersin, ölçü egoist olmadan kendin olunca hayal kırıklıkların da sana dair şeyler olur. Başkalarını değil kendini üzersin. Sonra yaralarını okşarsın geçer!

  • Yazarın fotoğrafı: Mustafa Küçük
    Mustafa Küçük
  • 15 Ara 2023
  • 4 dakikada okunur
Gerçek hayat hikâyelerinin izini sürerek romanlarının çatısını kuran; İncir Kuşları, Piruze, Aşk Başka Evde gibi ses getiren romanların yazarı Sinan Akyüz, hayattaki en önemli başarının insan kalabilmek olduğunu belirterek, “Ama öyle zalim insanlardan biri olarak değil, merhamet sahibi insanlardan biri olarak kalabilmek. Galiba bu hayatta yazılması en zor olan hikâyenin adıdır merhamet!” dedi. ‘Ben, Amir / Savaşın Unutulan Çocuğu” Bosna’daki soykırımı anlatan üçlemenin son kitabıyla raflardaki yerini alan Sinan Akyüz, Bodrum Dergi’nin konuğu.

Sinan Akyüz | Yazar
Sinan Akyüz | Yazar

Biraz kendinizden bahseder misiniz, Sinan Akyüz kimdir?

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunuyum. Aynı zamanda eski bir gazeteci ve fotoğrafçıyım. Uzun yıllar çeşitli gazete ve dergilerde çalıştıktan sonra gazetecilik mesleğini bırakıp emekliye ayrıldım.


Peki yazmaya olan ilginiz ne zaman başladı? Sizi yazmaya yönlendiren, esinlendiğiniz isimler oldu mu?

Doğrusu gazetecilik yaptığım dönemde başladı. Yaptığım haberlerden ve yazdığım köşe yazılarından zevk almamaya başlamıştım. Çünkü o günlerde bir şeyi fark ettim. O da şuydu: ‘Yaptığım her haber ve yazdığım her köşe yazısı suyuna tirit yazılardı!’ Yani, bu yazılar ölümsüz değildi. Bugün vardı ama yarın yoktu. Mesleki çıkmaza girdiğim o dönemde baş ucumda duran kitaba birden gözüm takıldı. Kitabın kapağında ‘William Shakespeare, Romeo ve Juliet’ yazıyordu. Galiba o an bir aydınlanma yaşadım ve şunu fark ettim: Aslında Shakespeare’i ölümsüz kılan şey yarattığı bu güçlü karakterlerdi. Romeo ve Juliet. O gün anladım ki Shakespeare ölümsüz biriydi ve bu ölümsüzlüğün kapısını da Romeo ve Juliet’le aralamıştı. Ben o gün bu gerçeği fark eder etmez suyuna tirit yazılar yazmayı bıraktım ve böylece kalıcı eserler üretmeye başladım.


Çoğu sanat dalında olduğu gibi yazarlar için de motivasyon önemli bir nokta. Çalışırken sizi motive eden şeyler nelerdir?

Bu soruya iki kelimeyle cevap verebilirim: Disiplin ve sabır! Bir roman yazarının motivasyonunu bence bu iki şey sağlıyor. Disiplin çünkü roman yazmak maraton koşmaya benzer. Ancak o disiplin içinde zamanı verimli kullanabiliyorsunuz. Sabır çünkü roman yazmak çok sabır gerektiren son derece sıkıcı bir iştir. Bir de şunu belirtmek isterim ki ben bazı yazarların aksine ilhama inanan biri değilim. İlham dediğiniz şey ya şarkı sözü yazarları ya da şairler için geçerli olabilir ancak. Altı yüz sayfa roman yazan bir yazarın herhâlde ilhamdan daha başka şeylere ihtiyacı var.

Ben, Amir / Savaşın Unutulan Çocuğu
Ben, Amir / Savaşın Unutulan Çocuğu

Ben, Amir / Savaşın Unutulan Çocuğu, Bosna’daki soykırımı anlatan üçlemenin son kitabı. Ben, Amir’in hikâyesi okuyucuya ne vadediyor ve sizi bu üçlemeyi yazmaya yönelten şey neydi?

Bosna üçlemesinin ilk kitabı İncir Kuşları, ikincisi de Meyra’ydı. Ve şimdi üçlemenin son kitabı olan Ben, Amir’i okurlarıyla buluşturuyoruz. Böylece Bosna hikâyesi her yönüyle tamamlanmış oluyor. İlk iki kitap Bosna’da yaşanan savaşı gözler önüne seriyordu. Üçlemenin son romanı Ben, Amir ise savaşı değil, aksine savaşın yarattığı ve geride bıraktığı enkazı anlatıyor. Son kitap aslında Bosna Savaşı’nın izlerinin bir insanda nasıl can bulduğu hâli diyebiliriz. Sırplar savaş zamanı o kadar kötülük yaptılar ki kadınlara ve çocuklara… İşte Ben, Amir o kötülüğün can bulmuş hâli. Sorunuzun diğer kısmına gelirsek… Bosna üçlemesini yazdım çünkü birilerinin çıkıp o dönemde yaşanan iğrençlikleri bütün çıplaklığıyla anlatması gerekiyordu. Tabii vicdan ve merhamet sahibi birilerinin.


Yaptığınız araştırmalarda sizi en çok şaşırtan şey ne oldu?

İnsanların nasıl acımasız olabildiklerini görmek beni hem çok şaşırttı hem de çok üzdü. O gün anladım ki meğerse hayvanlar bu insanlardan daha merhametliymiş. Beni şaşırtan diğer bir şey de meğerse savaşların asıl kurbanı kadınlar ve çocuklarmış. Erkekler şanslı çünkü bir kurşunla hayatları son bulabiliyor. Peki ya savaş zamanında tecavüze uğrayan kadınlara ne demeli?


Sinan Akyüz | Yazar
Sinan Akyüz | Yazar

Bilgisayarın başında değilken, zihninizi üzerinde çalıştığınız projeden uzakta tutabiliyor musunuz?

Asla hayır. Nedeni ise yeni bir hikâyeye başladığım zaman tek başıma eve kapanırım ve hikâye bittiğinde o evden dışarı çıkarım. Tabii bu aylar süren bir tren yolculuğu gibi benim için.


Ülkemizde yazar olarak yaşamanın zorlukları nelerdir?

Bu soruya iki şekilde cevap verebilirim. Birincisi, maddi zorluklar! İkincisi de manevi zorluklar! Türkiye’de ne yazık ki yazarların ikinci bir işi olmalı. Hem de gelir getiren iyi bir işi. Kitap yazıp da zengin olan insan sayısı çok azdır ülkemizde. Bu, işin maddi tarafı. Bir de manevi tarafı var. Bence yazarlar ülkemizde hak ettiği değeri görmüyor. Sosyal medya fenomenleri daha kıymetli gibi bu ülkede. Onlara gösterilen ilginin onda biri yazarlara gösterilmiyor.

Sinan Akyüz | Yazar
Sinan Akyüz | Yazar

Diğer yazarlarla arkadaşlık etmenin entelektüel açıdan canlandırıcı bir etkisi olduğu söylenir. Bunun bir yazar için önemli olduğunu düşünüyor musunuz?

Elbette. Bir kere ortaya çok keyifli sohbetler çıkıyor bir araya geldiğimizde. Bir tarih yazarından geçmişi dinlemek, bir şairin ağzından mısraları duymak muhteşem bir duygu. Ayrıca işin şöyle bir güzelliği de var, besleniyor yazar bu sohbetlerde!


Sinan Akyüz’ün bir yanı yazar diğer yanı ise eş, baba, evlat ve kardeş… Bunların hepsine birden nasıl yetişiyorsunuz? Hayatı ıskaladığınızla ilgili zaman zaman kendinizi sorguluyor musunuz?

Bu hayatta ‘keşke’leri az olan bir insanım. Çünkü hayatı olduğu gibi kabullenmiş biriyim. Aslında mükemmel biri olmaya çalıştığınızda ıskalıyorsunuz hayatı ve kendiniz dâhil hiç kimseyi mutlu edemiyorsunuz. Ben mutlu eden değil, mutlu olmaya çalışan biriyim. Böyle olunca da etrafınızdaki herkes mutlu oluyor. Çünkü sizin yüzünüz gülüyor.


Bir evcil hayvanınız var mı? Varsa onunla ilişkiniz nasıl?

Geçen yıla kadar evimizde ‘guinea pig’lerimiz vardı. Ve bütün ev halkı onlarla duygusal bir bağ kurmuştu. Sonra tek tek ölmeye başladılar. O süreç hepimizi çok etkiledi ve üzdü. İnanın günlerce ağladığımızı biliyorum. Sonra evde hayvan beslememeye karar verdik. Çünkü başlarına bir şey geldiğinde insan üzüntüden perişan oluyor. En çok da çocuklar.

Yazmak dışında zamanınızı nasıl geçirmeyi seviyorsunuz?

Yazmak mesleğim, okumak ve gezmek hobim. Bol bol okurum, gezerim. Ayrıca müzikle uğraşıyorum. On yıldır klarnet eğitimi alıyorum ve deyim yerindeyse artık öttürüyorum.


Hayat felsefeniz nedir? Hayatla eğlenen bir yapınız mı var yoksa ciddiye mi alırsınız?

Gençken ciddiye alıyordum ama şimdi eğleniyorum. Çünkü uzun bir süre önce şöyle bir gerçeğin farkına vardım: Artık hiçbir arkadaşıma ‘Allah sana bol kazanç versin’ demediğimi fark ettim. Peki bunun yerine ne mi diyorum? Şunu: ‘Allah sana sağlık versin!’ Şimdilerde böyle dememim nedeni de çevremdeki dostlarımın hastalık ve ölüm haberlerini alıyor olmamdan kaynaklanıyor. Yaş elliyi geçince hayat felsefem şöyle şekillendi: Az ye, çok gez, sağlıklı yaşamaya bak!


Küresel ısınmayla birlikte doğa, doğal hayat ve dolayısıyla dünyanın geleceği oldukça risk altında. Sizin bu konuyla ilgili düşünceleriniz neler?

Bu hayatta bildiğim bir şey var ki insanoğlu zalim ve yıkıcı! Doğa da işte insanoğlunun bu zalimliğini kaldıramıyor artık. Bunca yıl bu zalimliğe göğüs gerdi ama o da ‘yeter artık, ne hâliniz varsa görün,’ dedi. Ama insanoğlu bu… Doğaya karşı gözleri kör, kulakları sağır! Hâlâ görmezden ve duymazdan geliyor. Bakalım bu durum nereye kadar sürecek böyle?


Sizin için hayattaki en önemli başarı nedir?

İnsan kalabilmek! Ama öyle zalim insanlardan biri olarak değil, merhamet sahibi insanlardan biri olarak kalabilmek. Galiba bu hayatta yazılması en zor olan hikâyenin adıdır merhamet!


  • Yazarın fotoğrafı: BODRUMDergi
    BODRUMDergi
  • 5 Ara 2023
  • 3 dakikada okunur
İş dünyasındaki küreselleşme, kimi zaman alay konusu olan kimi zaman da eleştirilerle karşılaşan Plaza Türkçesi kavramını ortaya çıkardı. İngilizce ve Türkçe kelimelerin birlikte telaffuz edildiği ve çoğunlukla ‘Beyaz Yaka’ olarak tabir edilen çalışanlar tarafından kullanılan Plaza Türkçesi’ne ilişkin kapsamlı bir araştırma, 4 kişiden birinin günde birkaç kez Plaza Türkçesi kullandığını gösterdi.


Çok uluslu şirketlerin Türkiye’de artık daha çok faaliyet göstermesi, Türkiye’de kurulan şirketlerin küreselleşme çabalarıyla İngilizce şirket yapıları oluşturması ve İngilizce konuşulan ülkelerdeki metodolojilerin kullanılması iş dünyasında Plaza Türkçesi gibi yeni bir dili ortaya çıkardı. Kimi zaman eleştirilere maruz kalan, bazılarına göre Türkçeye zarar veren, çoğu zaman da alay konusu olan Türkçe ve İngilizce kelimelerin birlikte konuşulduğu Plaza Türkçesine ilişkin kapsamlı bir araştırma yayımlandı. Online dil öğrenme platformu Preply tarafından yapılan araştırmada, Plaza Türkçesi sözlüğü oluşturulurken, en çok kullanılan Plaza Türkçesi ifadeleri de tespit edildi.

Preply Avrupa Bölge Müdürü Mustafa Ali Sivişoğlu, “İş dünyası küreselleştikçe ve şirketler daha çok ulusla iş yapmaya başladıkça çalışanlar hem İngilizce hem de Türkçe düşünüyor ve iletişim kuruyor. Preply olarak iki dilin karmasının plazalarda ne kadar yaygın olduğunu ve bu dili konuşanların temel eğilimlerini anlamak istedik” dedi.




En Çok Kullanılan Plaza Türkçesi İfadeleri Belli Oldu

Yürütülen araştırmada, 470 katılımcıya online anket yöntemiyle en çok hangi Plaza Türkçesi ifadelerini kullandıkları, bu ifadelerin hangilerinden rahatsızlık duydukları, iş iletişimi için hangi araçları kullandıkları, Türkçeden sonra en çok hangi dili tercih ettikleri, Plaza Türkçesi kullanmalarının gerekçeleri ve bu kalıpların Türkçe’ye zarar verip vermediği gibi sorular soruldu.



Katılımcı tercihlerinden yola çıkılarak hazırlanan Plaza Türkçesi Sözlüğü’ne göre en çok kullanılan ilk üç ifade, toplantı tarihi belirlemek, toplantı ayarlamak anlamına gelen “toplantı set etmek”, fikir alışverişi, beyin fırtınası yapmak anlamına gelen “brainstorming yapmak” ve bir konu üzerine tartışmak, bir konuyu değerlendirmek için kullanılan “discuss etmek” olarak sıralandı.



Katılımcıların en çok rahatsızlık duyduğu Plaza Türkçesi ifadeleri arasında yine “toplantı set etmek”, “task açmak” ve Türkçede kullanılmayan bir fiil çekimi olan, İngilizcede “future continious” olarak adlandırılan, “yapıyor olacağız” ifadeleri sıralandı.



Plaza Türkçesi En Çok Teknoloji Sektöründe Kullanılıyor

Plaza Türkçesine ilişkin kapsamlı bir sözlük sunan araştırmada, bu dili en çok kullanan sektörlere de yer verildi. 470 kişinin katıldığı çalışmaya göre Plaza Türkçesinin en çok teknoloji ve bilişim sektörlerinde kullanıldığı ortaya çıktı. Katılımcıların yüzde 34,7’si teknoloji ve bilişim sektörlerinde çalıştıklarını söylerken bu sektörü finans / bankacılık (yüzde 24,9), reklam ve pazarlama (yüzde 19,8) ve hızlı tüketim ürünleri - FMCG (yüzde 10,2) ile diğer sektörler (yüzde 10,4) izledi.



ABD Pazarlarından Çıktı

İş dünyasında kullanılan pek çok metodolojinin ABD gibi pazarlardan çıktığını belirten Mustafa Ali Sivişoğlu, “Türkçede terminoloji geliştirmek ve bu terminolojiyi benimsetmek zaman alıyor. Özellikle teknoloji gibi sektörlerde çalışanlar, çoktan İngilizce terminolojiyi benimsemiş ve kullanmaya başlamış oluyor. Plaza Türkçesi kullanan katılımcıların temel gerekçesi de ‘Türkçede aynı anlama gelen tam karşılık yok’ olarak öne çıkıyor” diye konuştu.



10 Kişiden 7’sinin 2. Dili İngilizce

Araştırmaya göre katılımcıların iş hayatında Türkçeden sonra en çok kullandığı dilin İngilizce olduğu belirlendi. 10 kişiden 7’si İngilizce seçeceğini işaretlerken İngilizceyi yüzde 10’la Almanca, yüzde 5’le Fransızca, yüzde 3’le İspanyolca, yüzde 2’yle Rusça ve Çince, yüzde 8 ile de diğer diller takip etti.



Online Dil Dersleri Zaman Kazandırıyor

Araştırmayla İngilizce’nin iş dünyasında küresel olarak kabul gören bir dil olduğunun bir kez daha ortaya konulduğunu söyleyen Mustafa Ali Sivişoğlu, şunları söyledi: “Katılımcılar, İngilizce yeterliliklerini geliştirmek ve profesyonel İngilizce konuşmak için çoğunlukla dil odaklı mobil uygulamaları kullanmayı tercih ediyor. Konuşma kulüpleri, özellikle büyükşehirlerdeki katılımcılar için zaman ve ulaşım problemleri sebebiyle geri planda kalıyor. Dört kişiden biri ise online dil dersleri almakla ilgileniyor.”


Bodrum Dergi Web Sitesi © Yabancı Ses Prodüksiyon tarafından hazırlanmıştır.

bottom of page