top of page
  • Yazarın fotoğrafı: Ali Tanrısever
    Ali Tanrısever
  • 18 Eyl 2023
  • 3 dakikada okunur
Kaç kez adımı yitirdim, sayısını unuttum. Rüzgârın öfkesiyle savrulan yapraklar gibi ansızın kayboluverirdi adım. Ne zamanını ne de sebebini bir türlü kestiremezdim. Bir anlığına gizemli bir isimsizliğin kucağına bırakılırdım. Bir insanın adının ne kadar önemli olduğunu o zaman idrak ederdim. Adımın tatlı çağrışımlarını, hatıraları ve hayatımı belirleyen kimliğimi terk etmek, bir isimsiz olarak yola devam etmek ilk zamanlarda çok zor geliyordu.


İsimler munis, alışılandırlar, yadırganmazlar; ahbap, dostturlar. İnsanlardan kolayca kaçmazlar, içinize işlemişlerdir, sokulgandırlar. Hümanist bir yapıyla programlandırılmışlardır. Ancak bazen biraz vahşi, biraz yabandırlar. Arada ıssız bir tenhaya sığınmak, insandan kaçmak, kimseyle diyaloğa girmemek isteyebilirler. İçe dönüktürler; âdeta platonik bir âşık gibidirler.


Adımı yitirmeyi her zaman öyle kolay kabullenemezdim. İsmimin yerini başka bir isimle doldurmak da imkânsız gibiydi. Soruyordum kendime; adsız ne kadar yaşayabilirim ve bir daha hiç bulamazsam adımı ne yaparım? Daha doğrusu ne derler bana, nasıl çağırırlar beni?


Oysa, insanın yüzünü kaybetmesi daha kötüydü. Ben hiç yüzümü kaybetmedim ama kaybedenlerin hikâyelerini dinledim. 12 Eylül sonrası bıraktığı sakalını yıllar sonra kesen biri yüzünün aynada yitip gittiğini anlatmıştı. Kendisinde kalan bu yabancı yüzü beğenmediğini, bir türlü benimseyemediğini, bazı sabahlar aynada yüzünü görünce “Bu da kim yahu?” dediğini anlatmıştı.


Neyse, bizim konumuz yitirilen yüzler değil, yitirilen adlar.

Yitik adım bazen öyle oraya buraya savrulur ki onu nerelerde bulup toparlayacağımı tahmin dahi edemem. Larvasını besleyip büyütmüş, onu kelebek hâline getirmiş, bir kabuk gibi kaldığını hisseder insan. Kelebeği kanatlanıp gitmiştir...


Bazen çılgın bir denizin devirdiği dalgada, bazen bir vişne bahçesinde, gümüş bir şafağın içinde bazen, bir minik bebeğin sımsıkı kapalı avucunun içinde, toprağa sımsıkı sarılmış tohumun kalbinde çıkıverir ortaya, geri döner birden ve bir daha gidene kadar tekrar, yeniden bir ismim olur.


Aslında bu çoğunlukla bir gece sürer. Taptaze bir güneşle tekrar ismine kavuşur insan genellikle.

İsimsiz, tehlikeli uykulardan sonra.

İşte günlerden geçen gün sabah kalktım; ismim yok. Adımı kaybettim yine.


Çıktım balkona, sabahın serinliği vursun yüzüme ve ayılayım isimsiz bir sabaha diye.


Bir bağ bahçe kokusu var havada, alınca derin bir nefes. “Domates var, patlıcan var, ayşekadın, biber var, şeftali var, kavun, karpuz var” diye bağırıyor Meksikalı.


O da ismini kaybetmiş mi bilemem ama, “Meksikalı” diyor herkes ona.

Atının arkasına bağladığı arabasında satıyor bağırdıklarını ve daha birçok bağırmadıklarını da. İsmen bağırılmasalar da bekliyorlar kasalarında onlara da bir müşteri çıkar elbet diye sessiz, vakur öylece duruyorlar bir kıyısında at arabasının.


Bilir misiniz? Paslı bir dil ile uyanırsınız gece sizi terk etmişse isminiz. Kum yalamış gibi kötüdür, küflü gibidir diliniz. Bir şeyler yemek, kumu, pası atmak istersiniz ama kolay değildir o kadar.


Öyle dolabı açıp bir şeyler atıştırmakla geçmez o kum yalamış dil. Bir bilgi işidir bu biraz, tecrübedir tabii biraz da.

Benim de o sabah ilacım olacak gibi geldi ağaçta pişmiş, dalında sevgi ile büyümüş, aşk ve şefkatle döllenmiş gülgillerden olgun bir armut..


Terliklerimi geçirdiğim gibi ayağıma, koşturdum arkasından Meksikalının.


Seslendim “Hey baksana!” diye.


Duydu, baktı gerisin geriye bana doğru ve sonra dönüp “Hoop oğlum!” diye asıldı dizginlerine atının.


Durdular hep birlikte; at önce, araba sonra ve sebze meyveler en sonunda.


“Armut alacağım” dedim.


At huysuzdu. Sanki bir an önce gitmek istiyordu, başına bir şey gelecekmiş gibi. Başı dönüyordu sanki, hızla daireler çizerken kuyruğuyla.


Anlam veremedi besbelli Meksikalı da atın bu huysuzluğuna ve “Dur oğlum Ali” deyiverdi birden kızarak.


Ben yorgun, ben dilim pas, ben alnım uykulu, asfalt daha sabahın bu saatinde sıcak ve daha da çok var imbata, elimde armut poşeti,

“Atın adı Ali mi” diye sordum ben öylesine, ben sessizce, ben solgunca.


“Evet” dedi Meksikalı “Adı, Ali...”


Bu kez de bir atın terkisinde bulmuştum adımı. Aldım geldim adımı armut ile beraber. Armut dolapta şimdi. Bense adımla besleniyorum sabahtan beri.





  • Yazarın fotoğrafı: Ali Tanrısever
    Ali Tanrısever
  • 7 May 2023
  • 11 dakikada okunur
Size anlatacağım hikâye bir yeraltı hikâyesi ama yeraltı edebiyatı değil. Gerçekten bana yeraltında, İstanbul’un dehlizlerinden birinde bir “Sır Kâtibi” tarafından anlatıldı. Hikâye sır kâtibinin bizzat başından geçmiş. Tarih tam olarak 1807. Şimdi diyeceksiniz ki “1807 yılında başından geçmiş bir hikâye nasıl oluyor da bizzat sana anlatılmış oluyor?” İşte bu, yeraltı dehlizlerinin marifeti demem gerekiyor. Fazla uzatmadan hikâyeye başlayalım.


Kapalı Çarşı’da bir dükkandayım. Dünyanın en ünlü çanta markalarının birebir kopyalarının yapıldığı bir atölye burası. Öyle kopya dediğime bakmayın. Tasarımcısı gelse kopyasını gerçeğinden ayıramaz. Arkadaşım işinde öylesine usta. Küçük dükkânının showroom olarak kullandığı ön kısmında, üzerine eski bir el dokuması kilimin atıldığı deri koltuğun içine gömülmüş, oturuyorum. Elimde sıcak oralet bardağı. Arkadaşım “Senin hakkını ödemem mümkün değil. Hele bununla ödemem hiç mümkün değil” diyerek kucağıma bıraktığı Gucci çanta ile bakışıyoruz. “Sen bana oğlumun hayatını bağışladın, senin için ne yapsam kendimi ömrümün sonuna kadar borçlu hissedeceğim ama lütfen bu hediyemi kabul et” diye yakarıyor. Ben, elimdeki oralet bardağını bırakacak bir yer bulamadığımdan oturduğum yerde çaresiz, “Abi, kendini borçlu hissetmene gerek yok. Hem benim bunu verecek bir eşim, sevgilim falan da yok. Al sen bunu. Bir gün benim de sana işim düşer, sen de onu halledersin” diye söyleniyorum.


Israrım üzerine dostum hiç cevap vermeden kapıya yönelip Kapalı Çarşı kalabalığının, önünden akıp geçtiği dükkanının eşiğine çıkıyor. Bir sağa, bir sola bakıp gelen giden olmadığından emin olduktan sonra kapının üzerine zincirle asılı tabelanın “Kapalı” kısmını dışarı doğru çeviriyor ve kapıyı içeriden kilitliyor. Bana doğru yürüyüp kucağımda eğreti vaziyette tuttuğum çantayı alıp raftaki yerine koyuyor. Neredeyse fısıltılı bir sesle “O zaman sana reddedemeyeceğin bir teklifte bulunacağım. Senin böyle şeyleri sevdiğini, bunu kaçırmayacağını biliyorum” diyor. Dükkânın arka tarafındaki kapıyı açıp atölye kısmına geçiyoruz. Kapıyı içeriden kilitledikten sonra tam karşı duvarda her katı taklit çanta ve valizlerle dolu çelik rafı kenara itiyor. Ortaya çıkan duvarda bir metreyi dahi bulmayan yükseklikte, bir insanın ancak iki büklüm girebileceği demirden bir kapı var. Kapının üzerinde de büyük bir asma kilit. Dostum cebinden çıkardığı pirinç anahtarı asma kilidin anahtar deliğine sokmadan önce durup bana bakıyor.


Benim merak dolu bakışlarıma bir açıklama ile karşılık vermesi gerektiğini biliyor elbette ve yine fısıltılı bir sesle anlatmaya başlıyor. Bu kapı bugüne kadar hiç açılmamıştı. Dükkân kendisine kiralanırken çarşının vakıf yöneticileri Kur’an üzerine el bastırarak yemin ettirmişlerdi. Bu kapının anahtarını saklayacak, koruyacak ancak bu kapıyı asla açmayacaktı. “Kabul ettim, yemin ettim” demiş ve anahtarı teslim almıştı. Yaklaşık yirmi senedir kapının ardını hiç merak etmemiş, İstanbul’un Bizanslılar tarafından yapılmış yer altı dehlizlerine açılan bu kapıyı bir kez dahi kurcalamamıştı. Hatta az öncesine kadar tamamen unutmuştu. Yeraltı tünellerine açılan bu kapılar, çarşı yapılırken dükkanların içinde kalmıştı. Tüneller, çarşının içinden devamla Ayasofya ve Topkapı Sarayı’nın altından geçerek Sarayburnu açıklarından itibaren denizin altından Kınalıada’ya kadar gidiyordu. İşte şimdi ikimiz Kınalıada Kilisesi’ne çıktığı söylenen bir tünelin kapısının önündeydik. Arkadaşım bana “Ne dersin, Kınalıada’ya kadar olmasa da Ayasofya’nın altındaki dehlizlere kadar bir yolculuk yapmak istemez misin” diye sordu. Anlattıkları bir masal gibiydi. Gireceğim bu dehlizde neyle karşılaşacağımı bilmediğimden bayağı bir ürkmüştüm ancak insanın karşısına her zaman çıkmayacak bu maceranın heyecanı içinde yerimde duramıyordum. “Yani benim için yeminini bozdun öyle mi” dedim. “Evet” dedi. “Bozmamı Tanrı anlayışla karşılayacaktır ama sen de burada olanları ve gördüklerini kimseye anlatmayacağına dair bana yemin etmelisin” dedi. Ben de tutacağıma hiç inanmadığım hâlde “Yemin ederim” dedim. Her şeye rağmen 8 yıl bu olaydan hiç kimselere bahsetmedim. Daha doğrusu tünelde başımdan geçenlerden kimselere bahsedemedim. Bahsetsem de inanmayacaklarını biliyordum ancak şimdi yazmaya karar verdim. Şimdi yazma zamanının geldiği, dolaylı da olsa tarafıma yeni iletildi!


Arkadaşım kenara çekildi ve açılan kapının ardındaki karanlık dehlize beni buyur etti. İyice eğilerek iki büklüm kapıdan geçmek üzereyken çok uzaklaşmamamı ve en fazla bir saat içinde kapıyı çalmamı, hemen burada bekliyor olacağını söyledi. Elime tutuşturduğu feneri yakıp içeri adımımı attığım anda kapıyı arkamdan kapattı. Normal şartlarda olması gereken ve hazırlıklı olduğum; havasız, nemli, pis kokulu bir ortama girmedim. Kapının eşiğinden ilk adımımı attığım andan itibaren ise tavanın yükseldiğini, ayağa kalkıp doğrulduğumda rahatça yürüyebileceğimi fark ettim. Tavan oldukça yüksekti ancak zemin, balçık çamur içinde yürüyormuşum gibi yumuşak ve yapışkan bir topraktı. Birkaç adım attığımda sağ duvardaki bir meşale birden alev aldı ortalık aydınlandı. Üç metreye yakın genişlikte bir dehlizin içindeydim. Fenere ihtiyacım yok gibiydi ancak ilerisi hâlâ karanlıktı. Feneri dehlizin sonuna doğru, ileri tuttum. Işık gidebildiği kadar gidiyordu ve hiçbir şey görünmüyordu. İlerlemeye devam ettim. On adım kadar atmıştım ki bu sefer dehlizin sol duvarında bir meşale alev aldı ve ardımda bıraktığım ise söndü. İçimden “Bu da nesi böyle, sensörlü meşale mi” diye sordum. Öyleydi; yürüdükçe bir sağ, bir sol duvardaki meşale yanıyor ve ardımda bıraktığım ise sönüyordu. Yaklaşık 250-300 metre böyle yürümeye devam ettim. Etrafta hiçbir şey yok derken nispeten geniş ve daha yüksek, tavanı kubbeli ufak bir meydana çıktım. Toprak burada daha kuruydu. Dört bir yandaki meşaleler birden parlayıverdi. Küçük bir şapel kubbesini andıran tavanın altında, büyükçe bir salonda duruyordum. Tam ortasına geldim ve etrafıma bakındım. Duvara yaslanmış iki adet kazma sapına benzeyen sopa gördüm. Üzerinde bir yazı vardı sanki. İyice yaklaşıp elime almak istedim.


Dokunmamla sopa adeta toza dönüştü ve kum gibi yere döküldü. Sanırım nem ve ağaç kurtlarının tükettiği sopa benim hareketimi bekliyordu. Diğerini elleyemedim. Sopanın yanında anlayamadığım bir hayvan iskeleti duruyordu. Büyük bir fare, kedi ya da küçük bir köpek. Bilemiyorum. Duvarlarda herhangi bir yazı, işaret yoktu ve bu ufak meydanın karşısında yol ikiye ayrılıyordu. Böyle durumlarda hep tercih ettiğim gibi soldaki yoldan devam etmeye karar verdim. Arkamda bıraktığım meydanın ışıkları sönerken girdiğim galeride adımımı atar atmaz meşale yanmıştı bile. Az önce yürüdüğüm genişlikte ve yükseklikteki bu koridorda da yaklaşık aynı mesafeyi yürümüştüm ki bu sefer dev bir kubbenin altındaki çok büyük bir salona geldiğimi hayretle gördüm. Yerin altında küçük Ayasofya büyüklüğünde bir kubbe ve altıgen gibi duran köşeli büyük meydanın ortasına geldiğimde, yirmiye yakın meşale ortalığı ışıl ışıl aydınlatıyordu.



Zemin terakota tuğla ile kaplıydı. Sanki bin yıl önce yapılmış bir tünelde değil henüz yüz yıllık, terkedilmiş bir kilise kubbesinin altında duruyordum. Kubbenin en üstünde, ortada büyük betondan bir kapak vardı. Bir sarnıç kapağı gibi. Yerde yaklaşık on kadar çelik matara duruyordu. Sağa sola serpiştirilmiş gibi duran mataralardan birini eğilip aldım. Tuz buz olmadı, sapasağlam duruyordu. Daha sonra bunların 1918’lerde İstanbul’un işgali sırasında İngiliz askerlerinin tavandaki sarnıç kapağını açarak kutsal sudan almak için sarkıttıkları mataralar olduğunu öğrenecektim. Yine aynı şekilde yerde pırıl pırıl parlayan renkli camlar da Ayasofya’yı aydınlatan dev avizelerdeki kandillerin cam parçalarıydı. O anda ben Ayasofya’nın tam altında olduğumu bilmiyordum. Bunu daha sonra öğrenecektim.


Kubbenin altında durduğum meydan ileride yine iki koridora açılıyordu. Bu koridorlar, öncekilerden çok daha geniş ve sütunlarla güçlendirilmişti. Yine soldaki koridora doğru yürüdüm ve hemen ileride on metre kadar önümde, arkasından gelen ışıktan sadece siluetini gördüğüm dev gibi biri duruyordu. Kalbim yerinden çıkacak gibi atmaya başladı. Bu tünelde biriyle karşılaşacağımı hiç ama hiç aklıma getirmemiştim. Nedense o ana kadar hiç korkmamış, ürkmemiştim de ama şimdi resmen dizlerim titriyordu ve olduğum yere çakılıp kalmıştım. İleri gitmem ya da en azından “Kim var orada” diye bağırmam dahi mümkün değildi. Zaten yeteri kadar ilerlemiş, göreceğimi görmüştüm. Artık geri dönecektim. Sonra biraz daha sakinleşince bunun bir heykel olabileceğini düşündüm. Yine de geri dönmeye karar verdim. Tam davranıyordum ki dalga geçercesine ve sanki gülerek, “Gel hele, gel sen buraya” dedi biri. Sesi dehliz duvarlarında yankılanarak bana ulaştığında, ben iliklerime kadar kaskatı kesildiğimi hissettim. O hâldeyken ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum, yine sonradan 5. yüzyıldaki güçlü Bizans İmparatoru II. Teodosios’un halka görünmeden Ayasofya’dan Tekfur Sarayı ve Hipodroma geçtiği tünel olduğunu öğrendiğim koridora ilk adımımı attım. Sonraki adımları nasıl attığımı hâlâ hatırlamıyorum. Yaklaşık on beş adım sonra musalla taşı gibi mermer bir lahdin yanında ayakta duran hayatımda gördüğüm en tuhaf kıyafetli adamla karşı karşıyaydım. Aramızda şimdi bir metre ya vardı ya yoktu.


Önceden iki metre boyunda gördüğüm adamın kafasındaki beyaz destarlı kâtibî kavuk yaklaşık 40 santim ise 1.65 boylarında falan olmalıydı. Üzerinde kırmızı çuhadan kürk yakalı kontoş, önü kapalı çiçekli kumaştan üç peşli entari, kırmızı dökme şalvar ve sarı yemeni vardı. Belindeki ipek şal kuşağın içine sokuşturulmuş altın divit takımı, boynunda asılı sırma işlemeli bir kesede ise yazı kağıdı ve diğer malzemeleri taşıdığını sonradan anlatacaktı bana, sır kâtibi olduğunu öğrendiğim adam. O bir sır kâtibiydi.. Yani padişahın özel kâtibi. Yazı kâğıdı ve diğer yazı malzemelerini boynunda sırma işlemeli bir kesede ve altın dividini belindeki kuşakta taşırdı. Padişahın kaleme aldığı hatt-ı hümâyunu destmâle sardıktan sonra bunu Bâbıâli’ye götürecek olan telhisçiye teslim etmekle görevliydi. Saraya gelen veya giden belgelerin okunmasında ve bazen tahririnde de rol alırdı. Padişah ile veziri arasındaki yazışmaların ve her türlü konuşmanın tek şahidiydi sır kâtibi.


Yazdığı ruznamelerde; bugün artık bilinmeyen, yok olmuş saraylar, askeri yapılar, hanlar, çarşılar, mesire yerleri ile ilgili zengin bilgiler yer alıyordu. Padişahın resmî hayatına ilişkin detaylı ve açık bilgiler sunarken özel hayatına ilişkin detaylı bilgi vermezlerdi sır katipleri. Ancak az da olsa vermişti bir kaç özel bilgi bana. Bende saklı onlar... Kendisini tepeden aşağı hayretle süzdüğümü, incelediğimi gülümseyerek izleyen sır kâtibi, kendini tanıttı. O, elbette beni tanıyordu. Kendileri III. Selim’in Sır Kâtibi Bolevî İbrâhim Efendi idi ve tam 200 yıldır bu tüneldeydi. Padişah III. Selim ve veziri onu burada bırakmak zorunda kaldıkları o günden beri... O günün hikâyesini ve niçin burada kaldığını bana anlattı. Şimdi ben size anlatsam inanmayacaksınız tüm bu olan bitene, Bolevî İbrâhim Efendi’nin bana anlattıklarına.

O nedenle niçin bu tünellerde kaldığını geçiyorum ancak o gün, o dehlizlerde olan biteni size anlatacağım.


Önce 1946 yılından beri bekçiliğini yapmakta olduğu 135 milyar Türk lirasının hikâyesi ile başlayalım. Bunu size anlatabilirim çünkü bu bir gerçek! İşte III. Selim’in Sır Kâtibi Bolevî İbrâhim Efendi’nin dehlizde bana anlattığı ve tarafından tutulan Rûznâme’de yazmayan hikâye... 1940’ların ortalarında, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye, savaşa girme tehlikesi ve aşırı enflasyon tehdidi ile karşı karşıyaydı. İşte o yıllarda yakın iş birliği içinde bulunduğumuz Almanya’nın merkez bankası başkanı ile Türkiye merkez bankası yetkilileri gizli bir görüşme yaptılar. Almanlar kendi para birimleri Alman Markı için aldıkları tedbirleri Türklerle paylaştılar. Ulusal ekonominin çöküşünün yanı sıra, düşman ülkelerinin, bilhassa demir perde ülkelerinin piyasaya sahte para sürecek olması en büyük korkulardandı.


İşte Almanlar bu ihtimali göz önüne alarak yeraltında gizli sığınaklarda eski banknotların yerini hızla alacak 15 milyar yeni Alman Markı saklamışlardı. Bunun için inşa ettikleri sığınaklar nükleer savaşa dahi dayanıklıydı ve her türlü havalandırma, elektrik ve su sistemi düşünülmüştü. 15 bin metrekarelik sığınakta acil durumlarda 14 gün yetecek miktarda yiyecek stoku da vardı. Türkiye bu fikri acilen uygulamaya sokmuş ve yeni banknotlar hazırlatırken bir yandan da sığınak için yer bakmaya başlamıştı. Tam bu sırada aslında bizim mükemmel bir sığınak ağına sahip olduğumuz fikri merkez bankası yetkililerine iletildi.


Bu sığınaklar Bizans zamanından beri İstanbul’un altını saran dehlizler, gizli yollar, galeriler, geçitlerdi. Sonunda tam burada, yani Ayasofya’nın altında yer alan dehlizlerdeki büyük ve geniş galeriler, bu iş için uygun bulundu ve yeniden düzenleme kararı alındı. Hiçbir düşman ülke uçağının, Ayasofya’yı bombalamayacağı elbette göz önüne alınmıştı. Şu ileride gördüğün büyük çelik kapının ardında uzun koridorlar ve dehlizlerin sonundaki beş büyük galeride tahminim 135 Milyar Türk Lirası civarında para hâlâ mevcuttur. Tabii yeni Türk Lirası. Bu tehdidin, 1988 yılına gelindiğinde ortadan kalktığı gerekçesi ile almanlar sığınakları boşaltmış ve 15 milyar Markı imha etmişlerdi.


Bizimkiler ise tehdidin hâlâ devam ettiğini düşünüyor olacaklar ki Yeni Türk Lirası’nın da yenisini burada saklamaya devam ediyoruz. 1946 yılından beri her yıl bir kez merkez bankasından yetkililer parayı kontrole gelirler. Her bir yetkilinin sadece kendisine ait olan kısmını bildiği kilit kombinasyonu beş kişinin bir araya gelmesi ile çözülebilir. Birinin olmaması ya da yanlış kilide yanlış şifreyi girmesi, tüm kilit düzeneğini iptal ettiğini duymuştum bir keresinde aralarındaki konuşmalardan. İki gün iki gece kendilerine ayrılan beş ayrı galeride sayımlarını yapan yetkililer çok ciddi bir şekilde yaparlar işlerini. Bana düşen ise buranın naçizane bekçiliğidir. Elbette fahri olarak yoksa bugüne kadar ben onları gördüğüm hâlde onlar beni bir kez dahi olsun görmemişlerdir. Varlığımdan da haberleri yoktur ama gördüğün gibi benim her şeyden haberim vardır. Niyesini nasılını sorma.


Bu, Devleti-i Aliyye-i Osmaniyye’nin ve dünyanın efendisi cihandar yüce padişahımız efendimizin bana bahşettiği bir lûtuftur. Görünmez ama bilinir olmak, görünmez ama bilir olmak. Dersen ki “Ben nasıl görüyorum seni? Çünkü ben sana görünür oldum da ondan. Çünkü seninle bir alışverişimiz vardır. Buraya yıllar sonra düşen her meraklı ile yaptığımız değiş tokuş gibi.” Zaten, nem ve havasızlıktan zor nefes alabildiğim bu dehlizde, ayakta dimdik duran sır kâtibinin söylediklerini gerçek anlamda nefessiz dinlemiştim. Şimdi ise nasıl bir değiş tokuş, bir alış veriş yapacağımızın merakı ile nefesim iyice daralmıştı. Ne verecektim ki böyle bir insana ve karşılığında ne alacaktım ki böyle bir insandan. Sır kâtibi beni çok merakta bırakmadı ve hemen açıkladı şartları. “İçinde bulunduğun sıkıntıyı biliyorum. Bunun için sana kitabının en sonuna koyacağın hikâyeyi vereceğim. Bunun karşılığında da sen bana Osmanlı’nın son müftülerinden, zamanında topraklarımız içinde bulunan Dobriç Müftüsü dedenin, babasına ait el yazması Kuran-ı Kerim’i vereceksin.”


Benim şaka yaptığını düşündüğüm sanırım yüzümdeki ifadeden belli olacak ki “Şaka yapmıyorum” diyor sır kâtibi. “Kitap elbette yanında değil ama nerede olduğunu biliyorsun” diyor. “Evet” diyorum “Beyazıt Kütüphanesi’nde. Babamlar Türkiye’ye gelirken değerli kitaplarını yanında getirmişler. Babam ve amcam birlikte gidip kitabı kütüphaneye bağışlamışlar. Bunu mu istiyorsun” diyorum şaşkınlıkla. “Evet” diyor. “Senin kabul etmen ve verdim gitti demen yeterli. Kitap bana gelir, sen orasını merak etme ve elbet senin gibi bir meraklı ile değiş tokuşta kullanılır bir gün. Verdiğim de elbet ne aldığım ile müsavidir” diyor tuhaf kıyafeti ile ayakta dimdik duran sır kâtibi. “Sanırım benim de şahit olduğum, padişah ile vezir-i azam arasındaki sırlardan biri, tuhaf mı desem, komik mi, bir hikâye senin işini görecektir” diyor yüzümün alacağı ifadeyi dikkatle süzerken.


Ben, “Yani padişah III. Selim ile veziri arasında komik ve tuhaf bir hikaye geçti, siz de oradaydınız ve bunu bana anlatacaksınız öyle mi” diye soruyorum şaşkınlık içinde.

“Evet” deyince hiç düşünmeksizin “Verdim gitti” diyorum... Gülümsüyor ve yanında durduğu sunak şeklindeki büyük mermer blok üzerinde duran nefti yeşil deri ciltli defteri bana uzatıyor. Defteri alıyor ve kapağını kaldırıyorum. Sarı sayfa boş, ikinci sayfa da sonraki sayfalar da... Defter bomboş. Yüzüne bakıyorum o hâlâ gülümsemeye devam ediyor ve “Bir gün dolar o sayfalar. Zamanı geldiğinde, tam zamanı geldiğinde” diyor. Tam bir tevekkül içinde “Tamam” diyorum. Nedense bu tuhaf, gizemli, akla mantığa sığmayan değiş tokuşa olan inancım tam. Ben bir şey vermediğim hâlde o istediğini almış oluyor, o da bir hikâye vermediği hâlde ben istediğim hikâyeyi almış oluyorum. Hayata dair tam bir gerçek alışveriş.


Son olarak merakımı yenemeyerek soruyorum, “Bu dehlizin nerede bittiğini, söylendiği gibi Kınalıada Hristos Manastırı’na çıkıp çıkmadığını...” “Sana verdiğim hikâye orada başlıyor” diyor sır kâtibi. “Gitmene gerek yok. Oradan geliyorum ben. Hikâye de seni oraya götürecek zaten...” “Haydi dön artık ve hangi kapıdan girdiysen bu dehlizden çık” diyor sır kâtibi yumuşak bir ses tonuyla ama emreder bir vurguyla. Defteri kolumun altına sıkıştırıp geri dönüyorum. Geçtiğim tünellerden ve iki geniş galeriden geçip dehlize indiğim demir kapının önüne geliyorum. Kapıyı hızla yumrukluyorum.Demir kapının sesi gerilerden, tünellerden, galerilerden, duvarlardan, kubbelerden yankılanarak tekrar bana dönüyor ama kapı açılmıyor. Kapıyı daha hızlı ve daha heyecanlı yumruklamaya devam ediyorum. Sonunda kapıyı tekmelemeye başlıyorum ama kapının ardında en ufak bir ses, bir hareket yok. Kalbimin atış hızı yine yükselmeye başlıyor. “Ne yani ben şimdi bu tünelde mi kaldım?” Derken kapının ardında kilide telaşla sokulmaya çalışılan anahtarın tıkırtısını duyuyorum. İçimden Allah’a şükürler ederken kapı ardına kadar açılıyor. Arkadaşım hayretle yüzüme bakarken ben azarlarcasına “Neredesin, kaç dakikadır kapıyı çalıyorum” diyorum. Korkudan dilim damağıma yapışmış.


Arkadaşım ise hayretle yüzüme bakarken “Ne oldu, gitmekten vaz mı geçtin? Bir saat demiştim. İçeride müşteri ile ilgileniyordum zor duydum kapının sesini” diyor. “Ne demek vaz mı geçtin? Bir saate yakındır tüneldeyim. Beni kapının arkasında bekleyeceğini düşünmüştüm” diyorum. Arkadaşım hayret ve dehşet içinde yüzüme bakmaya devam ediyor ve “Kapıyı kapatır kapatmaz öne geçtim ve gelen müşteri ile konuşmaya dahi fırsatım olmadı. Kapıyı kapatalı daha üç dakika bile olmamıştır” diyor. Kolumun altındaki deftere bakarak “Bu ne” diye soruyor. “Anlatırım” diyorum, “Hele sen bana bir bardak su ver..” Bu anlattıklarımın üzerinden yaklaşık sekiz sene geçti. Defteri kütüphanemde not defterlerimin olduğu bölüme koymuştum. İlk günler gidip gelip defteri açıp baktım. Defter sayfaları hep boştu. Hiç kandırıldığımı, aptalca bir oyuna kurban gittiğimi, safça olan bitene inandığımı düşünmedim. Gerçek bir hikâyenin beni beklediğine olan inancım tamdı.


Sonraları defteri tamamen unuttum. Ta ki “Şu hikâyelerini, öykülerini bir toparla da kitap yapalım bunları” diyen arkadaşlarım, dostlarım çoğalana kadar. Sonunda yayınlanmış öykülerim ile yeni yazdığım ve kimsenin okumadığı birkaç öyküyü kapsayacak bu kitabın düzenlenmesi işine giriştim. Ancak hep bir eksiklik hissediyordum. Bir hikâye eksikti. Bu kitaba girecek son bir öykü daha olmalıydı ama bir türlü çıkmıyordu böyle bir öyküye gidecek ipucu. En sonunda aklıma boş defter geldi. Sır kâtibi bana boş defteri verirken ne demişti: “İçinde bulunduğun sıkıntıyı biliyorum. Bunun için sana kitabının en sonuna koyacağın hikâyeyi vereceğim.” Ve ilave etmişti, “Bir gün dolar o sayfalar, zamanı geldiğinde, tam zamanı geldiğinde.” Kütüphaneden defteri alıyor ve açıyorum. İlk sayfası boş, ikinci sayfayı açtığımda ise işte hikâye karşımda. Mora çalan bir mürekkeple yazılmış hikâye defterin sarı sayfaları içinde akıp gidiyor. Oturuyor ve heyecanla okuyorum. Şu cümle ile bitiyor hikâye, “İşbu 12 sahife III. Selim’in Sır Kâtibi Bolevî İbrâhim Rûznâmesinden günümüz Türkçesine çevrilerek Abdül Hakim torunu, Suphi oğlu Ali’ye el yazması Kuran-ı Kerim karşılığı verilmiştir.“


Bu olaydan çok güzel bir hikâye çıkacağı gün gibi aşikârdı. Güzel bir alışveriş yapmıştım sır kâtibiyle. Kitabımın son hikâyesini bulmuştum. Şimdi bunu bir kurmaca öykünün içine yerleştirmek kalıyordu. Bu, benim için işin kolay kısmıydı artık... Nefti yeşil deri ciltli defteri kapatıyorum ve “Bitti bu iş.. Kitap artık çıkabilir” diyorum...


  • Yazarın fotoğrafı: Ali Tanrısever
    Ali Tanrısever
  • 18 Şub 2023
  • 5 dakikada okunur
Yıl 1981 başları olmalı. İhtilal olmuş, sokağa çıkma yasağı sürmekte. Saat 24.00’den 06.00’ya kadar. Nişanlıyım o yıllar. Ben Kadıköy’de oturuyorum, nişanlım Yeşilköy’de. Son vapur saat 23.00’de. Geçtin, geçtin yoksa yandın! Hep yetiştim bu heyecanlı yolculuktan sonraki o son vapura... Taa ki o akşama kadar... Sirkeci’den kan ter içinde Karaköy’e koşturdum ama vapurun arkasından bakakaldım. Karaköy’de kalmıştım... Sokaklardaki tek tük ayyaş, keş, hippi tipli yabancılar otellere kapağı atmak için geziniyor ve beni süzüyor bir yandan.

Yıl 1981 başları olmalı. İhtilal olmuş, sokağa çıkma yasağı sürmekte. Saat 24.00’den 06.00’ya kadar. Nişanlıyım o yıllar. Ben Kadıköy’de oturuyorum, nişanlım Yeşilköy’de.

İstanbul’u bilenler bilir. Bilmeyenler için söyleyeyim, Eskişehir ile Bilecik, İzmir ile Manisa, Diyarbakır ile Mardin ne ise Kadıköy ile Yeşilköy de o!

Haftanın bir günü, genellikle cumartesi akşamı gidiyorum Yeşilköy’e yemeğe. Yemekten sonra aile ile çay, kek faslı. Nişanlı ile bakışma, gülüşme ve sonra geriye dönüş yolculuğu başlıyor.

Son banliyö treni ile Sirkeci’ye iniyorum. Yürüyerek Galata Köprüsü’nü geçip, Karaköy’den Kadıköy vapuruna biniyorum. Son vapur saat 23.00’de.

Geçtin, geçtin yoksa yandın! Hep yetiştim bu heyecanlı yolculuktan sonraki, o son vapura... Taa ki o akşama kadar... Sanırım tren geç geldi. Tam hatırlamıyorum şimdi. Sirkeci’den kan ter içinde Karaköy’e koşturdum ama vapurun arkasından bakakaldım.

Karaköy’de kalmıştım! Hemen dönüp müşteri bekleyen taksilerle görüştüm. Kimse karşıya geçmek istemiyor. Geçse dönemeyecek geri. 6 saat Kadıköy’de kalacak.

Çaresiz bir otele kapağı atacak, sabah eve döneceğim ama Karaköy o zamanlar şimdikinden bin beter. Akşam normal bir insan evladının oralarda dolanması bile başlı başına olay ki ben nişanlısı ve ailesi ile buluşmaya gitmiş şık, parlak, efendi, genç bir erkeğim o zamanlar.

Böyle bir erkeğin o saatlerde Karaköy’de dolanması, bir kadının dolanmasından farklı değil. Hatta belki daha da tehlikeli, işini bilen bir kadından…!

Neyse kış günü, hava soğuk, yağmur pis pis yağıyor. Saat on iki olmadan kapağı bir yere atmam gerekiyor, nesine bakıyorsam doğru düzgün bir otel arıyorum. Hani şimdi yıldız falan desen değil, tek yıldız, çeyrek yıldıza razıyım

ama yok.

Sokaklardaki tek tük ayyaş, keş, hippi tipli yabancılar otellere kapağı atmak için geziniyor ve beni süzüyor bir yandan. Hani “Bu nerede kalacaksa, biz de orada kalalım” gibisinden.

Hiç aklımdan çıkmıyor, lağımların açıkta aktığı, izbe bir sokakta, gördüm onu. Sokağın tek ışıklı tabelaya sahip oteli... Romania.

Dedim, “Babam Romanyalı, vardır bunda da bir hayır” içim ısındı birden. Bugün Afganistan’da olsa tek yıldız alamayacak otel ve daldım içeri.

Dalmamla geri çıkmak istemem bir oldu ama artık son 15 dakikam falan. Çıksam ve başka otelde yer bulamazsam buraya tekrar dönmem imkânsız. Resepsiyonda oturan gözleri dalmış gitmiş birkaç tipin, ben içeri girince fal taşı gibi açıldı göz kapakları.

Ben çaresiz “Oda var mı” diye sordum. Adam “Olmasa bile sizin için boşaltırız bir odayı” demedi ama olmasa derdi, eminim.

“Var” dedi, anahtarı uzattı. “Ben göstereyim odayı size” dedi. Birlikte çıktık. Hani Amerikan filmlerinde vardır, hapishaneler. Dikdörtgen şeklinde çepeçevre dört koridorda sıralı hücreler, ortası aşağıdaki avluyu görür. Otel işte o tipte bir eski handan bozma. Yerler 150 yıllık, yer yer kırık dökük, çökük tahta...

Taş merdivenleri çıktık. İkinci katta bir odanın kapısını açtı, beni buyur etti. Odada tek kişilik bir yatak, başucunda bir komodin, tavandan kordonuyla sarkan bir ampul ve bir de kapı arkasına çakılmış askıdan başka hiçbir şey yok.

O anda aklımdan “Keşke sokakta kalsaydım, beni askerler götürüp nezarete atsalardı” diye geçirdim. Sabah bırakırlardı, hiç değilse daha güvende olurdum ama tüm parlak fikirler gibi sonradan geldi aklıma.

Birden aklıma annem geldi. Kadın beni saat 12 olmadan bekliyor. Gelmezsem meraktan çıldırır.

Devir faili meçhuller devri. Benim durumumun meçhul olacak bir tarafı yok o zamanlar, başımda kavak yelleri esiyor ama anne, merak eder elbette.

Cep telefonunun icadına daha 15 sene falan var. Telefon açmalıyım. Odadan çıktım, koridorda odalarının önünde toplaşmış, sohbet eden, sigara içen tiplerin bakışları arasında tekrar lobiye indim. Lobi demek herhangi bir otele, mimarına, mühendisine, duvar ustasından badanacısına kadar herkese hakaret etmek ama anlayın diye lobi diyorum işte.

Adama, “Bir telefon açabilir miyim” dedim. Adam alt raftan çıkardığı telefonu, tezgâhın üzerine koydu.

Şimdi durum şu; bu adam ve hemen iki metre ötemde lobide oturan 4-5 adamın yanında anneme telefon edip, beni merak etmemesini söyleyeceğim. Hayır, hanım evladı olduğum her hâlimden belli ama bu tam üzerine tüy dikmek olacak. Çıtır çıtır yiyecekler bu gece beni..! Annem telefonu daha ilk çalmasında açtı. Ben hızlıca ve olabildiğince kısık bir sesle; vapuru kaçırdığımı, Karaköy’de bir otelde kalacağımı, sabah erkenden geleceğimi söyledim. Ve bu sefer parlak fikrim geç kalmadı. Anneme, “Babam nöbette mi yine” dedim. Hani babamın asker veya polis olduğunu zannetsinler diye. Kendimle övündüm. Çok parlak bir fikirdi. Annemin “Sen ne diyorsun” falan sözlerine aldırmadan, telefonu kapattım. Hızla odama çıktım, kapıyı kapatıp arkasından kilitledim. O yatağa yatacak değilim ancak sabaha kadar üzerinde oturmaya razı olduğum bir sandalye dahi yok odada. Çaresiz kabanımı çıkarıp yatağın üzerindekileri hiç açmadan battaniyenin üzerine serdim.

Kaban ile vedalaşmayı da kafama koydum o anda. Uzandım ve ana rahmindeki pozisyona geri döndüm. Tek derdim şu 5-6 saati sağ salim geçirmek ve sabah kendimi bu otelden sokağa atmak.

Tahta, derme çatma kapı çaldı. Tak, tak, tak..! Eğer kapı kısaca “madde” denilen tahtadan yapılma ise bu “tak, tak, tak”lar; kapı tahtasının moleküllerin titreşmesi sonucunda oluşan bir ses falan değildi. Doğrudan odanın içine kütlesi olan bronz bir gülle olarak girdi, nemli, sıvası yer yer dökük boş duvarlara çarptı, oradan sekti, ana rahminde yatmakta olan benim kulağıma ulaştı, orta kulağımdaki çekiç, örs, üzengi kemiklerini titreştirmedi, onlara direkt olarak abandı, itti ve beni ana rahminden dışarı fırlattı. Yatakta ayaklarımı yere basarak doğruldum ve bir süre daha bekledim. Ya ısrarla bir tak, tak, tak üçlüsü daha gelecekti ya da uyuduğum için daha fazla rahatsız edilmemem inceliği gösterilecekti.

İkisi de olmadı. Ben sessizce yatağın kenarında oturur beklerken kapı hızla itilerek, ilk hamlede ardına kadar açıldı. Kapıda eğer dik dursa en az, bir doksan boyunda olacak ama, kambur vaziyette ve omuzları düşmüş, iki büklüm olduğundan bir altmış beş boylarında görünen, tepesi kel ama uzun saçlı, seyrek de olsa sakallı, bıyıklı, esmer ötesi bir adam belirdi. Göz bebekleri bilmiyorum o sırada nerelerdeydi, sadece akları görünüyordu gözlerinin...

Buna rağmen kibar duruşlu bir adam diyeceğim ama “kibar” kelimesi üzerinde eğreti duracak. İki parmağı arasına sıkıştırdığı sigarayı gösterdi. Ateş istiyordu balta girmemiş ormanlarda dış dünyadan tamamen soyutlanmış hâlde yaşayan bir kabileden kopup gelmiş adam. Anladım uygar dünyada yaşayan bir adam olarak ve komodinin üzerinde duran Dunhill paketimin üzerindeki Zippo çakmağa uzandım ve ayağa kalktım. Döndüğüm noktada, odanın ortasına kadar gelmiş adamla burun buruna geldim. Havada gezinen alkol elle tutulur, gözle görünür yoğunlukta. Hiç ellemedim ve görmezlikten geldim alkolü. Adam elindeki sigarayı ağzına götürdüğünde bunun bir sigara değil, bir kağıda sarılmış minik bir saman balyası olduğunu anladım. Çakmağı çaktım, elimi titretmemeye çalışarak yakmaya çalıştım beyaz kağıt borunun ucunu ama yanmıyordu..! Daha doğrusu kağıt yanıyordu da içindeki madde tutuşmuyordu.

Balta girmemiş ormanlarda dış dünyadan tamamen soyutlanmış hâlde yaşayan bir kabilenin reisiyken kopup gelmiş ve burada, bu odada bula bula beni bulmuş bu adam ardımda komodinin üzerinde duran sigara paketini işaret etti. Döndüm, sigara paketini aldım, içinden bir tane çıkartıp uzattım. Kabile reisi, kendi kabilesinin lisanı ile sigarayı benim yakmamı istedi, yaktım. Kolayca anlaşılacağı gibi odanın ortasındaki adam ne istese anında yapacak durumdaydım. Sigarayı yaktım. Derin bir nefes çektim.

İyi geldi. Adama “eee” der gibi baktım. Adam uzanıp sigarayı elimden aldı ağzındaki boruya götürdü ve büyük bir maharetle içindeki maddeyi sonunda tüttürdü. Bir elinde benim yaktığım sigara, ağzında kağıda sarılmış saman balyalı boru ile döndü ve odadan çıkarken “mersi” dedi..

Evet... Mersi..! Bir mersi ancak bu kadar anlamlı, ancak bu kadar sevimli, ancak bu kadar huzur verici olabilirdi. Ve bir mersi, balta girmemiş ormanlarda dış dünyadan tamamen soyutlanmış hâlde yaşayan bir kabilenin reisiyken Karaköy’de Romania oteldeki odada beni bulan bir adama ancak bu kadar yakışırdı.

Ya da ben ona çok yakıştırdım bilemiyorum. Kapıyı kapattım ardından ve kilitlemeye dahi tenezzül etmedim artık. Yatağa uzanıp, pozisyonuma geri döndüm.

Gün henüz aydınlanmadan hemen önce duyduğum ezan sesini Kâbe ziyaretinde Hira Dağı’ndayken duysam bu kadar huşu içinde dinlemezdim. O anda bana niçin bir kitap indirilmediğini halâ düşünürüm...Tam yeri ve zamanıydı.. Ve ben hazırdım...

Bodrum Dergi Web Sitesi © Yabancı Ses Prodüksiyon tarafından hazırlanmıştır.

bottom of page